Afyonkarahisar

turk tarihi

TÜRK TARİHİ

ÖNSÖZ
Mevlâna'nın şöyle bir duası vardır: "Bizi, bizden öncekilerden sonra yaratan Rabbime şükürler olsun!"
Bunun ışığında benim de duam şu: Bize, her hususta müracaat edebileceğimiz zengin bir tarih bırakan ecdadımızdan Allah razı olsun!
Millet asil, kaynak mükemmel… Bize gelince: “Ol mâhiler ki, derya içindedirler, deryayı bilmezler” misali, elimizdekinin kıymetini bilemiyoruz. Definenin üzerine oturmuş devler gibiyiz. Ne kendimiz çıkartıyoruz, ne de çıkartmak isteyeni bırakıyoruz.
Tarık Buğra şu siteminde haklı: “Soyunuzun, sopunuzun veya kendinizin geçmişine lâyık durumda değilseniz, o geçmiş ha sizin olmuş, ha bir Merihlinin fark etmez. Tarih ile övünmek, tarihe sahip olanların, onu gün içinde, geliştirerek, sağlamlaştırarak yaşatanların hakkıdır.”
Tarihçi Naima ne güzel belirtiyor: “Tarih, herkes için faydalı bir ilimdir. Ancak, tarihin faydası, onun kapısını çalanadır. Bugün, bu kapıya mesafeli duruyoruz. Hafızamızı, kapının öbür tarafında unutmuş gibiyiz.”
Türk tarihi emsalsiz bir kaynaktır. Çocuklarımız bu kaynağın gür suyundan mahrum bırakılmamalıdır. Sadece siyasî tarih değil, kültür ve medeniyet tarihi de ele alınmalıdır. Bunun yanında, Türk milletinin yaşadığı coğrafyalar, diğer milletlerle temasları, yetiştirdiği büyükler, ülküleri, meziyetleri, zaafları ve bugünkü durumu da öğretilmelidir. Ancak bu sayede çocuklarımız aşağılık duygusuna düşmekten kurtulurlar.
Böyle gür bir kaynaktan niçin faydalanamıyoruz? diye soracak olursak, karşımıza şu meseleler çıkar:
1.     Çocuklarımızın kolayca okuyabileceği, dil ve bilgi seviyesine göre yazılmış, derli toplu tarih kitapları yok.
2.     Tarih, cemaat ve dernek hesaplarına, siyasî görüşlere malzeme yapılıyor. Herkes işine gelen kısmı, işine geldiği gibi yorumluyor; işine gelmeyeni karalıyor. İnsanımız da, kendi adamı kabul ettiği o kişinin açtığı pencereden tarihine baktığı için, başka taraflarını göremiyor.
3.     Bir kısım insanlar 7. asırdan yukarı çıkamıyor; bir kısım insanlar da 1919’dan öncesine inemiyor. Bu durum, tarihin bütün olarak kavranmasını engelliyor. Daha da kötüsü, bunun biri, diğerine cephe alıyor. Hâlbuki 7. asır da bizim, 1919 sonrası da, ikisinin arasındaki tarih de…
4.     Bütünlüğü engelleyen başka bir husus da, bazı kahramanların yüceltilip, bazılarının yere batırılmasıdır.
5.     Bazı insanlar da, “Kara Deniz taşar da Konya Ovası’nı su basarsa benim buğdaylarım ne olur?” diye, yersiz kaygılara kapılmakta, gerçek tarihle insanımız arasına duvar örmektedir.
6.     Tarihimiz Çanakkale’ye demir attı. Ondan daha önemli olan Sakarya ve Dumlupınar bilinmiyor.
7.     Osmanlı denince de, 700 yıllık tarih İstanbul’un fethine düğümleniyor. Zaferleri de melekler kazanınca bize bir şey kalmıyor.
 
Türk tarihi, doğru olarak öğretilmelidir. Bu, Avrupa’daki çocuklarımız için, ekmek gibi, su gibi, hava gibi bir ihtiyaçtır. Mehmet Kaplan’ın belirttiği gibi, "Milletlerin tarihî tecrübeleri, nesilden nesile kendiliğinden geçmez, öğrenme yolu ile elde edilir. Bir millet çocuklarına tarihini öğretmezse, onlar kendiliklerinden bu bilgiyi edinemezler. Hatta buna ihtiyaç bile duymayabilirler. Milletinin tarihini bilmeyen nesiller, milletlerine karşı sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancılaşması çok kolaydır."
Şu husus çok önemlidir: Tarih denince akla, belli bir dönemin siyasî tarihi; vatan denince de sadece 780 bin kilometre karelik Türkiye gelmemelidir. Bugün, Büyük Okyanus ile Atlas Okyanusu, Kuzey Buz Denizi ile Hint Okyanusu arasında 250 milyon Türk yaşamaktadır. Lehçeleri, şiveleri, görünüşleri, idareleri farklı da olsa, bunlar aynı kökten türemiş, kardeşlerdir. Biz başka yerdeki kardeşlerimizi bilmeliyiz, onlar da bizi… Bu da ancak tarihimizi bütün olarak doğru öğrenmekle mümkündür.
Derneklere, yüzlerce çocuk gelip dinî bilgiler alıyor. Maksat ne olursa olsun, bu hizmeti küçümseyemeyiz. Çünkü bizi ayakta tutan dört temel direkten biri dindir. (Diğerleri tarih, dil ve töredir.) Derneklerimiz ellerindeki büyük imkânı tarih öğretimi için de kullanabilseler ne güzel olurdu. Zira çocuklarımız için tarih de din kadar lazımdır. Ancak, kol bilekten değil, omuzdan kesik… Elde, buraya uygun derli toplu bir tarih kitabı ve onu okutacak insan yok. Ben bu açığı kapatmak düşüncesiyle, yıllardır derneklerde verdiğim tarih derslerini kitaplaştırdım. Faydalı olacağı ümidindeyim.
Bu çalışma, milletime olan borcumun faizinin taksiti olarak kabul edilirse ne mutlu bana…
Hamza Eravşar
Almanya, 14 Temmuz 2008
 
 
ÇALIŞMAMIN MANEVÎ DAYANAĞI
ÖVÜLMÜŞ MİLLET
“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onun yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; onlar müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı şiddetlidirler; Allah yolunda cihat eder, hiç kimsenin kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (Maide Suresi, 54. Ayet)
“Eğer siz itaatten yüz çevirirseniz Allah sizi ortadan kaldırır; yerinize, size benzemeyecek bir milleti getirir.” (Kıtal Suresi, 38. Ayet)
“Fitne ve fesat çıktığı zaman Allah, bu ümmetin yardımına Türklerden bir ordu gönderecektir. Onlar, ata binmede Araplardan daha üstün; silah kullanmada çok daha ustadırlar. İşte Allah bu dini onlarla bir kere daha ihya edecektir.” (Hadis- Şerif)
“Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun süren hâkimiyetleri olacaktır.” (Hadis-i Şerif)
TARİH DERS ALMAK İÇİNDİR
Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hâlâ onları doğru yola yöneltmedi mi? (Secde Suresi, 26. Ayet)
Bunlar, sana doğru haber olarak aktardığımız geçmiş nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, kimi biçilmiş ekin gibi olmuştur. (Hud Suresi, 100. Ayet)
MİLLETİM GURUR KAYNAĞIM
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz! İnsanlığın bütün ufukları kapkaranlıkken, Işık olup fışkırmışız ta karanlığın koynundan.
(Mehmet Akif Ersoy)
“Ne mutlu Türk milletine!” (Necip Fazıl Kısakürek)
“Ne mutlu Türk’üm diyene!” (Mustafa Kemal Atatürk)
Allah’ın övdüğü kurtulmuş millet
Güneşten başını göklere yükselt
(Necip Fazıl)
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. (M. Kemal Atatürk)
Onlardan kaldı bu toprak;
Biz gezip tozmayalım mı?
Yabanlar kıskanır diye,
Destan da yazmayalım mı?
(Arif Nihat Asya)
 
                                                                 Avrupa’da Yaşayan Çocuklarımız için
TÜRK TARİHİ
 
TARİH NEDİR?
Her insanın bir hayatı olduğu gibi, milletlerin, yani insan topluluklarının da hayatı vardır. İnsan hayatına ömür, millet hayatına tarih diyoruz.
Tarih, bizden önceki insanların, yani atalarımızın incelenmesidir: Nerede yaşadılar? Nasıl yaşadılar? Neler yaptılar? Nelerle karşılaştılar? Düşünceleri ve inançları nasıldı? Hangi büyük adamları yetiştirdiler? Dostları, düşmanları kimdi? Onlardan bize ne kaldı?
Tarih, ayna gibidir. Evimizdeki aynaya bakarak kendimizi görür; yüzümüzde, gözümüzde, üstümüzde, başımızda, taktıklarımızda, giydiklerimizde; temizlenmesi, düzeltilmesi gereken bir şey varsa, yaparız. Tarih de, milletler için bir aynadır. Ona çok bakmak, iyi bakmak lâzımdır. Nasıl bir millet olduğumuzu; neleri iyi, neleri kötü; neleri doğru, neleri yanlış yaptığımızı; sıkıntıları nasıl aştığımızı; neleri yapınca büyük devlet olup, dünyaya sözümüzün geçtiğini; neleri ihmal edince gücümüzü kaybettiğimizi; savaşları nasıl kazandığımızı, nasıl olunca yenildiğimizi; kimlerin bize dost, kimlerin düşman olduğunu hep o tarih aynasına bakarak öğreniriz. Tarih, aynı zamanda bir pusuladır. Nereden gelip, nereye gideceğimizi onunla anlarız.
Tarihi bilmek bize ne kazandıracak? İnsan için kendi tecrübesi ne ise, millet için de tarihi odur. İnsan, hayatını tecrübeleri sayesinde devam ettirir, millet de hayatını tecrübeleri yani tarihi ile devam ettirir.
Biz gökten düşmedik; yerden de bitmedik. Bizim anamız, babamız var, onların çocuklarıyız. Anamızın, babamızın da anaları, babaları vardı. Soyundan geldiğimiz o insanlara atalarımız diyoruz. Bizden sonra yaşayacaklar da olacak, biz de onların atalarıyız. Hayat böyle bir devamlılık içerisindedir.
Bizim huyumuz, ahlâkımız, âdetimiz, inancımız bizden önce yaşayan Türklerden geçmiştir. Hem kendimizi, hem de milletimizi doğru tanımak için tarihimizi, yani atalarımızın yaşayışını iyi bilmeliyiz.
Tarih, bize vazifemizi de hatırlatır: Bizden evvelkiler kendi zamanlarında, gerekeni yaptılar. Öncekilerin onlara bıraktıklarını koruyup, geliştirerek, bize güzel bir vatan ve emsalsiz bir kültür bıraktılar. Şimdi sıra bizde... Biz de, bize bırakılanları koruyup, geliştirerek, sonrakilere devretmekle vazifeliyiz. Hayat bizimle bitmiyor; bizden sonra da devam edecek.
7000’lerle ifade edilen bir geçmişimiz olmakla beraber, bunun şimdilik üçte birini aydınlatabilmiş durumdayız. (İki âlim, Kazım Mirşan ve Halûk Tarcan bu tarihi 16 000’lere kadar indirmektedirler.) Bu süre içinde bizim, Türkistan'da kurulup, Türkiye’de devam eden bir devletimiz olmuştur; adı, Büyük Türk Hakanlığı, devamı da Türkiye Cumhuriyeti'dir. Onun dışında, ordu ve hanedan hâkimiyetine dayalı Türk devletleri de vardır.
ANAYURT ve BATIYA KAYMA
Merkez, Altay ve Tanrı Dağları çevresi olmak üzere, Hazar-Ural-Altay üçgeni anayurdumuzdur. Sonra güneye ve batıya yayılmalar olmuştur. Yayılmalar, bazen fetih, bazen sızma şeklindedir. Hun göçlerinin kuraklıktan, Oğuz göçlerinin mera darlığından ileri geldiği bilinmektedir. Kuvvetli bir topluluğun saldırısı da yer değiştirmelere sebep olmuştur. Türk, elinde kılıcı; altında atı, yüreğinde cesaret ve kendine güven duygusuyla, bilinmeyen ufuklara, tehlikelere, ölüm-kalım savaşlarına atılmaktan çekinmemiştir.
MUKADDES ADIMIZ
Çok eskiden beri Türk isminin, Altaylı kavimleri ifade etmek için kullanıldığı kesindir. Türk kelimesini 552’de devletin resmî adı yapan Göktürkler olmuş ve Türkçe konuşan kavimlerin tamamı o tarihten sonra Türk adı ile anılmıştır. Türk sözü, güç, kuvvet, olgunluk manasına gelmektedir.
Divan-ı Lügat-üt’Türk’deki bir hadis-i şerife göre, bu adı Türklere Tanrı vermiştir. Hadis şöyledir: “Tanrı’nın, devlet güneşini Türk burcunda doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi, onları yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların ellerine verdi. ...”
 
ŞANLI TARİHİMİZ
SAKALAR (İSKİTLER) ve ALP ER TUNGA
Alp Er Tunga, Tomris Hatun, Hakan Şu’yu yetiştiren Sakaların Türklüğü de kesindir. Ancak haklarında, şimdilik fazla bilgi yoktur. Alp Er Tunga’yı ise destanlardan öğrenebiliyoruz.
Alp Er Tunga, MÖ 7. yüzyılda yaşamış, kahraman bir Saka hükümdarıdır. İranlılar ve Araplar, O’na Efrasyab derlerdi. Göktürk, Uygur, Karahanlı, Selçuklu hükümdarları ve Yakut Türkleri hep Alp Er Tunga soyundan geldiklerini söylemişlerdir.
Alp Er Tunga, bütün Türk boylarını birleştirerek, Saka (İskit) devletini kurdu. Sonra Kafkasları aşarak Anadolu, Suriye ve Mısır'ı fethetti. Devletin merkezi Kaşgar idi.
Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. En çok da İranlılarla savaşmıştır. Bu savaşların hatıraları, asırlarca hem Türk hem İranlılar arasında yaşamıştır.
1070’lerde yazılmış olan Kutadgu Bilig adlı kıymetli eserde, "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgiler vardır:
“Dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Türk beyleri arasında adı meşhuru Alp Er Tunga idi. O, yüksek bilgiye ve fazilete sahipti. Seçkin ve yiğit adam idi; âlemde ileri görüşlü insan bu dünyaya hâkim olur”.
İranlıların yazdığı Şehname isimli eserde, onun hakkında şöyle denmektedir: "Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine İran’a harp açtı. İki ordu Dihistan'da karşılaştı. Boyu uzun ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, İranlıları yendi. İran padişahı Efrasyap'a esir düştü. İran’ın ilk intikamını o zaman İran’a bağlı olan Kabil padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen, İran şahının öldürülmesini engelleyemedi.”
Şahları öldürülen İranlılar, Türklere sığınmış olan, Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırıp, İran tahtına oturttular. Keyhusrev tek başına Alp Er Tunga ile başa çıkamayınca, Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı. Yine çetin savaşlar oldu. Alp Er Tunga yaşlanmıştı. Keyhusrev O’nu şölene davet etti ve hile ile öldürttü. (MÖ. 624)
Hükümdarlarının namertçe öldürülmesi Türkleri derinden üzmüş ve O’na ağıtlar yakılmıştır:
 
Alp Er Tunga öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır
Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beylerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur
 
 
 
BİLİNEN TARİHİMİZ
Tarihçilerin, “Büyük Türk Hakanlığı” adını verdikleri devletimizin merkezi, kurulduğu MÖ 220 yılından MS 845 yılına kadar, şimdi Moğolistan'da bulunan, Ötüken idi. Uygurların, Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturması ile başkent güneybatıya, yani Orhun civarındaki Karabalgasun'a alındı. 940 yılında idare Karahanlılara geçince, sırayla Balsagun, Kaşgar ve Semerkant başkent oldu. Böylece daha batıya kayıldı. Selçuklular zamanında başkent daha batıdaki Nişabur idi. Anadolu Selçukluları Konya'yı, Osmanlılar İstanbul'u başşehir yaptı.
Görüldüğü gibi, Türklerin ana kolu, hep batıya kaymış, adeta güneşi takip etmiştir. Denilebilir ki, ağır ve emin adımlarla yüzlerce yıl yürünmüş, binlerce kilometre yol kat edilerek, gelinmiş ve kalınmıştır. Şüphesiz, gelip kalamadığımız yerlerde olmuştur.
Türk tarihini şöyle sınıflandırabiliriz:
A) Anayurttaki Türk Tarihi (Büyük Türk Hakanlığı)
a) Doğu Türk İli Tarihi
 
1. Hunlar (MÖ 220 - MS 216)
2. Tabgaçlar (216-394)
3. Avarlar (394-552)
4. Göktürkler (552-745)
5. Uygurlar (745-940)
b) Batı Türk İli Tarihi
6. Karahanlılar (940-1040)
7. Büyük Selçuklular (1040-1157)
8. Anadolu Selçukluları (1157-1308)
9. Çağataylılar (1308-1335)
10.İlhanlılar (1335-1370)
11.Timurlular (1370-1447)
12.Osmanlılar (1447-1922)
13.Türkiye Cumhuriyeti (1923 - .... )
B) Anayurt dışındaki Türk hâkimiyeti
1) Çin’de: MÖ 1050 yılından başlayarak altı ayrı Türk hanedanı toplam 1287 sene…
2) Hindistan’da: On sülale (Ak Hunlar, Gazneliler, Babürlüler vd.) toplam 656 sene…
3) İran’da, 1000-1925 arasında 11 sülale tarafından, toplam 925 sene…
4) Orta Doğu’da, 8 ayrı sülale tarafından, toplam 720 sene…
5) Doğu ve Orta Avrupa’da, 9 ayrı sülale tarafından, 374-1502 yılları arasında toplam 1128 sene olmak üzere, 4700 sene anayurt dışında Türk hâkimiyeti vardır.
A) ANAYURTTAKİ TÜRK TARİHİ
l) BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI - DOĞU TÜRK İLİ TARİHİ
1) HUNLAR (MÖ 220 - MS 216 = 416 yıl)
Çin, kuzeybatısında yaşayan kavimlere Hiungnu, yani Hun diyordu. “En az bin yıldır, bazen toplanıp büyüyerek, bazen parçalanıp dağılarak” orada yaşamakta olan bu topluluğu Teoman (Tuman) Han, MÖ 220 yılında bir kere daha toplayıp, ileride, Kore’den Aral Gölü’ne, daha sonra Kırım’a kadar uzanacak olan devletin temelini attı. Bu toplanma Çinlileri korkuttu ve uzun zamandır yapmakta oldukları meşhur Çin Seddi’ni MÖ 214’de tamamladılar ama Türkler karşısında o da pek işe yaramadı.
Tuman Yabgu’nun, Türk töresine aykırı hareket etmeye başlaması üzerine, hükümdarlık oğlu Mete (Mavdun=Bahadır) Han’a verildi.
Hunlara altın çağını, MÖ 209-174 yılları arasında Mete Han yaşattı. O, bütün Türk tarihinin de en büyüklerindendir. Türkler onu, “Oğuz Kağan” adı ile bir destan kahramanı yapıp, ebedîleştirmiştir. Bazı müfessirler Kur’an’da adı geçen Zülkarneyn’in Oğuz Han olduğunu söylemektedirler. Mete Han’ın tarihî şahsiyeti ve Oğuz Han’ın efsanevî şahsiyeti incelenince, bunların birbirine benzediği görülmektedir.
 
Türk devleti en geniş sınırlarına Mete Han zamanında ulaştı. Türklerle beraber 26 yabancı kavim de Türk hâkimiyetine alınmıştı.
Hun devleti bir kabileler konfederasyonu idi. Tunguz (Moğol) kabile reisleri ayrıcalıklarını korurlardı. Bu, bazılarını yanıltmış, Hunları Moğol zannetmişlerdir.
Mete Han’ın Akınları
Mete Han’ın Doğu Akını: Moğolların ataları Tunghular en güçlü çağında idiler. Hunların başına genç ve tecrübesiz birisinin geçtiğini düşünerek gözünü korkutmak istediler ve ondan atını, kadınını istediler; verdi. Bundan cesaretlenen Tunghular, iki devletin arasındaki boş bir araziyi isteyince, Mete Han “toprak milletin malıdır, onu kimseye veremem” dedi ve Moğolların üzerine yürüdü. Yapılan akınla Moğolların beli kırıldı ve yüzyıllarca bu yenilgi unutulmadı. Türk devletinin sınırı Büyük Okyanus’a dayandı.
Batı-Yüeçi Akını: Metre Han babası tarafından onlara rehin verilmişti. Yüeçiler üzerine iki akın yaptı ve onları yerinde söktü.
Güney-Çin Akınları: Bunların en önemlisi MÖ 201 yılında yapılan ikinci Çin seferidir. Mete Han, bu akında Çin imparatorunun 320 bin kişilik ordusunu Peteng yaylasında kuşattı. Mete Han ordusunu at renklerine göre düzenlemişti: Doğuda kır, güneyde doru, batıda ak, kuzeyde yağız atlar yer almıştı. İmparator “yazılması utanç veren” bir andlaşma yaparak kurtuldu.
Mete Han kuzeye ve kuzeybatıya da seferler yapmıştır.
Mete Han’da kuvvetli bir millî şuur vardı. Teşkilatçı idi. İyi bir devlet adamıydı. Attığı sağlam temeller sayesinde Hun hanedanı 436 sene ayakta kaldı. Hunların batı kolu da Avrupa’da devlet kurdu. Meşhur Attila, Batı /Avrupa) Hun onların hükümdarıdır.
Atlı asker, disiplin, ıslık çalan ok, saf düzeni, onluk sistem Mete Han’dan kaldı.
Hun yükselişi Mete Han’dan sonra da devam etti. Ele geçirilemeyen Yüeçi hükümdarı esir edilerek başı kesildi ve içki kadehi yapıldı.
Türklerden yüz sene sonra, Çinliler 140 bin kişilik atlı asker kurmayı başardılar ve savaşa tutuştularsa da yenildiler ve ellerinde 30 bin atlı askerleri kaldı.
Bu yenilgiden sonra Çin hileleri başladı: MÖ 58’de Hunların başındaki hükümdar, darlık sebebiyle Çin’e tâbi olmayı teklif etti; kurultayda bir bey şunları söyledi: “Hunlar istiklâllerini at üzerinde savaşarak elde etmişler, devlet kurmuşlardır. Bizim için başka bir millete uşaklık etmek ölümdür. Çin hâkimiyetine girmekle belki iç barış sağlanacaktır; ama böyle bir barış asla bize yaramaz.”
Buna rağmen hakan teklifinde ısrar edince, kardeşi Çiçi Han, kendisine bağlı olan birlikleri alarak batıya göçtü; orada 20 yıl bağımsız hükümdar olarak yaşadı. MÖ 36 yılında Çinliler büyük bir ordu ile üzerine geldiler. Çiçi Han ve yanında kalan az sayıdaki ordusu devletleri uğruna hayatlarını feda ettiler. Son konuşmasında Çiçi Han şunları söylemişti:
- 9 -
“Çinlilere tâbi olmayacağız, zira kuvveti takdir etmek, mahkûmiyeti küçük görmek biz Hunların en eski âdetidir. Savaşçı atlı hayatımız dolayısiyle, adı bütün yabancı kavimleri titreten bir millet meydana getirdik. Savaşçının kaderi savaşta ölmektir. Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık şanımız yaşayacak, oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin başbuğları olacaktır.”
Hunlar, yarı müstakil halde yaşarken, Çin hileleri ile MÖ 48 yılında, kuzey ve güney olarak ikiye bölündüler. Büyük Türk Hakanlığı, MS 93 yılına kadar Kuzey Hunlarında, onların yıkılması ile de Güney Hunlarında devam etmiştir.
OKUMA: OĞUZ KAĞAN DESTANI
Hz. Nuh'un oğlu Yafes'in Türk adında bir oğlu vardı. Babası Yafes ölünce Türk, Isık Göl çevresine yerleşti. Türkler ondan türemiştir.
Günlerden bir gün Türk hükümdarı Kara Han’ın bir oğlu olur. Çocuk aydan da güneşten de güzeldir. Üç gün, üç gece ana sütü emmez. Hep onun düşüne girer. Anasına: “Hak dinine girmezsen ben senin sütünü emmem” der. Anası oğluna dayanamaz ve Müslüman olur.
Kara Han, oğlu bir yaşına basınca, bütün ülkeye haber salıp, şölenler verir. Şölende: “Oğluma bir ad komam gerek, ne desek?” diye sorar. Beyler ve şölen halkı düşünüp bir ad ararken çocuk dile gelip: “Benim adım Oğuz'dur!.” diye bağırır. Herkes şaşırır. Oğuz'un kendi kendine verdiği adı beğenirler.
Oğuz'un falına bakılır, çok uzun ömürlü olacağı, şanlar şerefler kazanacağı anlaşılır. Şölen biter, herkes evine, yurduna, yuvasına dağılacağı sırada çocuk Oğuz: “Allah!”, diye bağırır. Duyanların hepsi şaşırır, çocuğun ne dediğini anlayamazlar.
Oğuz evlenecek çağa geldiğinde babası oğluna, kardeşinin kızını almak ister. Oğuz da buna razıdır amcasının kızına, dinini kabul ederse evlenebileceğini, aksi halde evlenmeyeceğini söyler. Kız teklifi kabul etmez. Oğuz da onunla evlenmez.
Oğuz bir gün ava çıkar. Dönerken küçük amcası Gürhan'ın kızını görür, kızı sever, kanı kaynar. Onu da bir köşeye çekip, Hak dinini kabul etmesini, Ulu Tanrı’ya iman eylemesini ister; dediklerini yaparsa kendisiyle evleneceğini de söyler. Kız: “Senin yolun kötü yol değildir, kabul ediyorum.” deyince, Oğuz dönüp babasına gelir ve en küçük amcası Gürhan'ın kızıyla evlenmek istediğini anlatır. Büyük bir şölen sonunda evlenirler.
Oğuz'un Müslüman olduğu anlaşılır. O’nun avda olduğu bir sırada babası, ülkesinin ileri gelenlerini çağırıp, durumu anlatır. Herkes hiddetlenir ve kimse bu işi kabul etmez. Sonunda, Oğuz'un ardından adam gönderip, onu avda öldürtmek isterler. Karısı kararı öğrenmiştir. Oğuz'u durumdan haberdar eder.
Haberi alan Oğuz, dostlarını etrafına toplar. Babasının üstüne yürür. Savaş olur. Oğuz galip gelir. Bu sırada nereden geldiği bilinmeyen bir ok Kara Han'ın yüreğine saplanır ve onu öldürür. Kara Han'ın ölümü üzerine de Oğuz, Han olur. Milletini Hak dinine davet eder, kabul edenler ülkede kalır, kabul etmeyenler ülkeden sürülür. Birliği kurar. Herkesi kendi bayrağının çevresinde toplar. Düşmanlarının üstüne yürür. Tatarları buyruk altına alır. Çin'e doğru yürür. Çok kanlı savaşlar olur. Sonunda taşınamayacak kadar ganimet elde edilir.
Ordunun içinde Kanglı adında biri çıkıp, kağnıyı yapar ve ganimeti onunla taşır. Oğuz, onun adını ondan gelen soya verir.
Savaşlar birbirini kovalar; düşmanlara ulaşmak için yollar, dağlar, sular geçilir. Çıkan her zorluğu, akıllı bir kişi ortadan kaldırır ve duruma göre onlara adlar verilir, bu adlardan yeni soylar başlar.
Sonunda Oğuz, Moğollarla savaşıp onlara da Hak dinini kabul ettirir. Daha birçok ülkeler alır; sonra öz yurduna döner, zaferlerinden dolayı Tanrı’ya şükretmek için sayısız hayırlar yapar, bağışlarda bulunur. İyice yaşlanan Oğuz, kurultayı toplayıp oğullarına nasihatlerde bulunur ve ülkesini altı oğlu arasında paylaştırır. Sonra da ruhunu teslim eder.
- 10 -
2. TABGAÇLAR (216 - 394 = 178 yıl)
Hunların zayıflaması neticesinde, Büyük Türk Hakanlığı tahtını, onlara bağlı bir beylik olarak yaşamakta iken, Çin ile yapılan mücadelelerde ve iç karışıklıklarda adını duyuran Tabgaçlar ele geçirmiştir. Bu hanedana Çinliler, Siyenpi demişlerdir. Tabgaçlar, Hunların ihtişamına ulaşamadı. Onların zamanında idareye Moğol unsuru karışmaya başladı. Bu sebeple de bazıları Tabgaçları Moğol saymışlardır.
İdarenin Tabgaçlara geçmesi ile Hunların büyük bölümü ülkeyi terk edip, Çin’e, Hindistan’a ve Avrupa’ya gitti. Oralarda yeni devletler kurdular.
3. AVARLAR (394 - 552 = 156 yıl)
Tabgaçlardan sonra Büyük Türk Hakanlığı Avarların eline geçti. Avarların, Çinliler yanındaki adı, “Juan Juan”dır. Hun ihtişamına bunlar da ulaşamadı. Buna rağmen Avar akınları sebebiyle Çin Seddi 423 yılında büyük ölçüde tamir edildi.
Hunlar ve Tabgaçlar hükümdarlarına “Yabgu” derlerdi; Avarlar “Kağan” dediler. En büyükleri Tolun Kağan (394-410) ve Onaboy Kağan (520-552) dır.
Avarlar zamanında yönetime biraz daha Moğol unsuru karıştı. Bunu hoş görmeyen Göktürkler, Avarları devletin başından indirdiler. İdareyi kaybeden Avarların önemli bir kısmı Doğu Avrupa’ya geçti. Avrupa Avarları, Asya Avarlarında daha meşhurdur.
4. GÖKTÜRKLER (552 - 745 = 193 yıl)
Hunların gerçek vârisi Göktürklerdir; onların hâkim olduğu sahanın tamamını ele geçirdikleri gibi, batıda Aral’ı da aşarak, Hazar’a, Kafkasya'ya ve Kırım’a ulaşmışlardır.
Göktürklerin iki devresi vardır: 552-647 arasındaki, Bumin Kağan ile başlayan birinci devre ve 681-745 arasındaki, İlteriş Kağan ile başlayan ikinci devre... Aradaki boşluk, göstermelik hakanlarla Çin’e bağlı geçen süredir. Kürşad bu devrin kahramanıdır; kırk kişi ile Çin sarayını basıp, Türklerdeki istiklâl ateşini parlatmıştır.
Göktürklerin Türk tarihi içerisinde çok mühim bir yeri vardır: Bumin Kağan, İstemi Han, Mukan Kağan, Kürşad, İlteriş Kağan, Bilge Kağan, Kültigin, Tonyukuk gibi, isimleri bile insanı heyecanlandıran dev şahsiyetler onların hükümdarlarıdır. Milletimizin gurur kaynağı Orhun Abideleri'ni onlar dikmiş, Ergenekon Destanı'nı onlar söylemiş ve ismimiz onlardan kalmıştır.
OKUMA: ERGENEKON DESTANI
Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu hâl yabancı kavimleri kıskandırıyordu, birleştiler ve Türklerin üzerine yürüdüler. Düşman gelince vuruşma başladı. Savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.
Bu yenilgi üzerine dediler ki: ''Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur!'' Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, birden döndü. Vuruşma başladı. Bu defa Türkler yenildi; büyükleri kılıçtan geçirildi, küçükleri tutsak edildi. Türklerin çadırları, malları düşmanın eline geçti.
- 11 -
O çağda Türklerin başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında bütün çocukları öldü.
Kıyan adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan'ın bir de Nöküz adlı yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kıyan ile Nöküz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna geldiler. Burada develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Düşündüler: ''Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yere gidip, yurt tutalım' dediler. Sürülerini de alıp dağa doğru göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki, deve olsun, at olsun, güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp parçalanırdı. Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Bu ülkeye ''Ergenekon'' dediler. Aradan dört yüz yıl geçti; Kıyan ile Nöküz’ün birçok çocukları oldu. Artık Ergenekon'a sığmaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ve güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.'' Bu karar üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu.
Türklerin Ergenekon’dan Çıkışı
Sonra gök yeleli bir kurt çıktı ortaya; Türk beyinin önünde dikildi. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti yürüdü. Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beyleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Bugün “Nevruz” olarak kutlanan bayram odur. Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kıyan Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. O, bütün illere elçiler gönderdi; Türklerin Ergenekon'dan çıktıklarını, eskisi gibi, bütün iller Türklerin buyruğu altına girene kadar savaşacaklarını bildirdi. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kağan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana hâkim kıldılar.
OKUMA: ORHUN ABİDELERİ (Ötüken Kitabeleri)
Göktürklerin, milletimize en büyük armağanı, kendimizi kendi kaynağımızdan öğrenmemize imkân veren Orhun Abideleridir. Bunlar 725-735 yılları arasında dikilen dört büyük taştır. (Kazım Mirşan ve ona dayanarak Halûk Tarcan, bu kitabelerin 570’lerde dikildiğini söylemektedir. Aynı âlimler, Göktürk, Uygur gibi devletlerin olmadığını; devletin adının “Türük Bil” olduğunu, bunun da “Türklerin hâkim olduğu ülke” anlamına geldiğini ileri sürmekte; bütün bunların, Türkçe bilmeyen Thomsen’in, Orhun Kitabelerini yanlış okumasından ileri geldiğini belirtmektedirler. Türük Bil, M.Ö. 879’da kurulmuş, M.S. 580’de dağılmıştır. Geniş bilgi için Halûk Tarcan’ın “Ön-Türk Uygarlığı” kitaplarına bakılabilir.)
Orhun Abideleri hakkında sahanın uzmanı Muharrem Ergin şöyle der: "Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin... İlk Türk tarihi... Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi... Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri... Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk edebiyatının ilk şaheseri... Türk milliyetçiliğinin temel kitabı... Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık... Türk dilinin mübarek kaynağı... Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser..."
- 12 -
Korumaya alınan ORHUN (Bilge Kağan ve Kül Tigin) ABİDELERİ
“Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan ve İstemi Kağan hükümdar olmuş. Hükümdar olup Türk milletinin ilini töresini tutmuş, düzenlemiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbî kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş.”
“Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk Milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı, annem İlbilge Hatun’u tutup yukarı kaldırmış.”
“Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbîdir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken’de oturursa ilde sıkıntı yoktur.”
“Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp nasıl devlet kuracağını buraya yazdım. Yanılırsa öleceğini, yine buraya yazdım. Her ne sözüm varsa ebedî taşa yazdım. Ona bakarak iş görün!”
“Türk Oğuz beyleri, milletim, işitin! Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, senin devletini, töreni kim bozabilir? Türk millet, düşün ve kendine gel!”
Avrupa’da yaşayan Türk çocuklarının okuması gereken çok kitap vardır. İlk fırsatta, Orhun Abideleri’nin tamamını, bir bilenin nezaretinde; arkasından da Atsız’ın, Göktürklerin birinci döneminin son zamanlarını ve Kürşad’ı anlatan “Bozkurtların Ölümü” ile ikinci dönemin başlangıcını anlatan “Bozkurtlar Diriliyor” romanlarını okumalarını tavsiye ediyorum.
5. UYGURLAR (745 - 940 = 195 yıl
Göktürklerden sonra Büyük Türk Hakanlığı, 5. hanedan olarak Uygurların eline geçti. Uygurlar, ilk bir asır Ötüken’de oturdular. Kuzeyden gelen Kırgızlar onları oradan çıkartınca, Doğu Türkistan’a inerek, Beşbalık’ı başşehir yapıp, küçük bir beylik halinde 1209’a kadar yaşadılar; o tarihte de Cengiz Han’a tabi oldular; ellerindeki Büyük Türk Hakanlığı tacı da, 940’larda Müslüman Karahanlılara geçmişti.
Uygurlar Göktürklerin devamıdır, onlardan da Karahanlılar çıkmıştır.
Uygurlar, medeniyetin zirvesinde idiler. Matbaayı icat ettiği söylenen Gütenberg’den tam 7 asır önce, onlar kâğıt üzerine kitap basabiliyorlardı.
Uygurların bir kısmı, Türk ruhuna uymayan Budizm’i kabul ederek uyuştu. Bu iş, millî yapıyı zedeledi. Aralarında inanç kavgası görülmeyen Türkler, din uğruna birbirleri ile dövüşmeye başladı.
- 13 -
Uygurların iki de faydalı işleri olmuştur:
1. Yerleşik hayata geçmişler, ekip biçmeye ve hayvancılığa çok önem vermişlerdir.
2. Türk - Çağatay edebiyatının doğuşunu hazırlamışlardır.
DOĞU TÜRK İLİ KÜLTÜR VE MEDENİYETİ (Bozkır Kültürü)
Kültürün temeli, insan, coğrafya ve çevredir. Kültürü bunlar meydana getirir. Türk coğrafyası bozkırdır. İklim sert, su az, ağaçtan ziyade çayır, sarp kayalar, derin uçurumlar, yüksek yaylalar ve vadiler bulunan, uçsuz, bucaksız bir arazi... Türk’ün, gönlünce at koşturacağı, istediği yere konup, göçeceği; haşir, neşir olduğu bir yeryüzü... Çevre ise her an tetik olunmasını gerektiren, düşmanlarla dolu... İnsanımız bu sert tabiat içerisinde şekillenmiş; altında atı, elinde kılıcı, gönlünde Türk Töresi ile kendine has bir hayat tarzı ortaya koymuştur. İşte Bozkır Kültürü budur.
BOZKIR KÜLTÜRÜNDE NE NASILDIR?
A) Sosyal Yapı
Türk tarihinin kökü ve dinamik çekirdeği ailedir. Türk ailesi devlet teşkilâtının küçük bir örneğidir. Ailede reis babadır. Tek kadınla evlenilir. Kuma alındığı da olmakla beraber onun ve ondan doğan çocukların baba mirasında hakları bulunmamaktadır.
Türklerde, kendini başkalarından farklı ve üstün gören sınıf (aristokrasi) yoktur. Çünkü bu durumu ortaya çıkartan geniş topraklara sahip olmak (iktisadî büyüklük), askerliği meslek edinmek (idarî-siyasî ağırlık), ruhanî sınıftan olmak (dinî üstünlük) yoktu. Her kabilenin oturacağı yerin, yiyeceği etin belli olması, farklı olmaktan değil, teşkilâtçılığın gereklerindendi. Beylik bile irsî (babadan oğla geçme) değildir; lâyık olanlar bey olurdu. Her şey töreye (örf ve âdetlere) bağlıdır. Töre ve devlet iç içedir. Kimse töreden üstün değildir. Törenin temeli, adalet, iyilik, eşitlik ve insanlıktır; herkesin boyun eğdiği, yazılı olmayan hukuk kurallarıdır.
B) Hâkimiyet
Hâkimiyet, devletin hukukî bakımdan, emretme hak ve yetkisine ve o emri yerine getirtme gücüne sahip olması demektir. Üç türlü hâkimiyet vardır:
1.     Gelenekçi hâkimiyet
2.     Karizmatik hâkimiyet
3.     Kanunî (Demokratik) hâkimiyet
 
Eski Türk hâkimiyeti karizmatik idi. Yani hükümdarlık yetki ve kudreti Tanrı tarafından bağışlanmıştı. Bu Tanrı hediyesine “Kut” denirdi.
C) İdarî Teşkilât
1. Devlet Meclisi (Toy)
Toy, yılda üç defa yapılır: İlkbaharın başında, sonunda ve güz başında... Birinci toplantı daha çok dinîdir; sarayda yapılır. İkinci toplantı en mühimidir. Bu toplantıda ülkenin meseleleri görüşülür, rütbeler tasdik edilir,
- 14 -
gerekirse töreye yeni maddeler eklenir. Kurbanlar kesilir, ziyafetler verilir, eğlenceler yapılırdı. Üçüncü toplantıda, devletin insan ve askerî gücü, hayvan sayısı tespit edilir; bir çeşit sayımdır. Toyların üyeleri: Hükümdar, hatun, hükümdar çocukları (teginler), hükümet üyeleri, bağlı kavimlerin beyleri, ordu başbuğları, yüksek makam sahibi memurlar. Bunların toya katılmak mecburiyeti vardır.
2. Hükûmet
Toy kararlarının uygulanması için kurulan meclise hükümet denmektedir. Hükümet üyeleri, hanedan mensupları dışından, hizmetleri ile adını duyurmuş, dirayetli kimseler arasından seçiliyordu; 9 bakandan oluşurdu. Bunların altısı dış-bakan, üçü iç-bakan idi. Yasama (kanun yapma) yetkisi devlet meclisinde, icra (uygulama) yetkisi hükümetin elindeydi.
3. Hükümdar
Türk hükümdarı, göğün altındaki bütün ülkelerin hükümdarı olarak düşünülüyordu. Kağan, Tanrı’nın yerdeki temsilcisi kabul edilirdi. Kağanı devlet meclisi seçer, Tanrı ona kuvvet verir, halkına iyi hizmet etmezse kağanlığını geri alırdı. Hükümdarlar bilge ve alp olurlardı. Bilge, bilgi sahibi olmaktır; ama bu bilgi, Hind’de, İran’da, Çin’de olduğu gibi kitaba dayalı bir kuru bilgi değil; geçmişteki hâdiselere ve hayat tecrübelerine dayalı, canlı bir bilgidir. Bilge, hikmeti (Allah vergisi sezme yeteneği) de içine alır. Alplik ise, kahramanlıktır. Hükümdarın Oğuz neslinden olması gerekirdi. Hükümdarların üç mühim vazifesi vardı:
a) İktisadî devamlılık yani doyurma, giydirme, barındırma.
b) Adil kanun ve fark gözetmeden uygulama.
c) Halkın can ve mal güvenliğini sağlama.
1.     Hatun: Türk devletlerinde hatunlar söz sahibi idiler. Törenlerde hükümdarın yanında oturur, hükümdarın bulunmadığı zamanlarda, onun yerine kararlar verir; elçileri ayrı kabul ederlerdi. Hatunların Türk olmasına çok dikkat edilirdi.
 
1.     Veliahd (Tegin): Hükümdardan sonra, devlet meclisi uygun görürse, oğullarından birisi, o küçükse amcası başa geçerdi. Teginler ülkenin bir bölgesine “şad” unvanı ile tayin edilir, bazen de tümen komutanı yapılırlardı; toyun asıl üyesi idiler.
 
1.     Ülkenin Siyasî Taksimi: Arazi iki bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, ak-kara, sarı-kara, iç-dış, Üç ok-Boz ok, gibi... Bunlardan biri, iç işlerinde serbest olarak diğerine bağlı olurdu. Hakan tekti.
 
1.     Hariciye: Tarihin her döneminde olduğu gibi, eski zaman Türklerinde de dış işleri çok önemli idi. hariciye, bakanlar, elçiler, casuslar ve diğer memurlarıyla kalabalık bir teşkilâttı. Kararlar yazıya alınır ve altına hükümdarın damgası (tuğra) basılırdı.
 
1.     Ordu: Sivil ve ordu diye bir ayırım yoktu; herkes askerdi. Ordu atlı idi. Ücretli asker hiç olmamıştır. Beslenme, kurut denilen at pastırması iledir. Boy esasına göre ayrılmış 24 tümen vardı. Bunlar 10, 100, 1000, 10 000’lik bölümlere ayrılmıştı. Sağlam ve sert disiplini sayesinde bu ordu birkaç dakikada savaş düzenine sokulurdu. Türkler, her devirde silahın en iyisini, taktiğin en ustacasına kullanmıştır. Islık çalan ok, yangın mermisi, mancınık, çift kavisli yay, kement, Turan (hilal) Taktiği bizim icadımızdır.
 
1.     Adliye: Adam öldürme, soygun, hırsızlık, hayvan kaçırma, barış zamanlarında başkalarına kılıç çekme suçunun cezası ölümdü. Bunların mallarına el konur; aile fertlerinin hürriyetleri kısıtlanırdı. Irza tecavüz en ağır suçlardandı; yapan evli ise öldürülür, bekârsa kırbaçlanırdı. Hafif suçlarda on güne kadar hapis vardı. Suçluları devlet cezalandırdığı için kan gütme yoktu.
 
Ç) İktisadî Hayat
1.     Hayvancılık: At ve koyun beslenmiştir. Sığır, deve, katır da bir miktar vardı. Seyyah İbni Fadlan, Oğuzlar arasında 100 000 koyun ve 10 000 binek hayvanına sahip kimseler gördüğünü yazmaktadır. Oğuz Han’ın, bir sefer dönüşünde 1000 koyun ve 900 at kesilerek şölen yapılmıştır.
 
1.     Ziraat: Ülkenin batısı, doğusuna göre daha ileridir. Hunlar zamanında, Altay bölgesinde açılan Çulışman Kanalı, Göktürkler zamanında 10 km’lik Tötö Kanalı açılmıştır ki, bu kanal 1935’den beri Ruslar tarafından kullanılmaktadır. Çinlilerden tohum, alet ve işçi getirilerek üstün seviyede tarımcılık yapılmıştır. 698’de Kapgan Kağan, Çinlilerle yaptığı bir antlaşma ile onlardan 3000 ziraat aleti, 12 500 ton tohumluk almıştır.
 
- 15 -
 
1.     Endüstri ve Ticaret: Hayvan, deri, kösele, kürk, hayvanî gıda satıp, hububat (buğday, arpa, mısır, fasulye gibi taneli bitkiler) ve giyim eşyası alınmıştır. Çin-Türk ve Bizans-Türk sınırında pazar yerleri kurularak alış verişler yapılmıştır. İpek ve kürk yolu devletin can damarı olmuş, o yollar için savaşlar bile olmuştur. Türkler, Avrupa’dan asırlarca önce kâğıdı biliyorlardı; onlardan, 751 yılında Araplara, oradan da Avrupa’ya geçmiştir.
 
1.     Madencilik: Altaylarda emsallerinden çok ileri bir altın ve demir endüstrisi vardı. Zaten Türk fetihleri atın sürati ve demirin gücüne dayanmakta idi. Türkler, nişadır, boraks, bakır ve maden kömürünü ustalıkla kullanmışlardır. Bunlar daha sonra yine Türkler eliyle başka memleketlere ve Avrupa’ya geçmiştir.
 
1.     El Sanatları: Ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, temren, at ve eyer takımı yapmakta pek usta idiler. İşlerinde ince bir zevk vardı. Tahta işinde de çok ileri idiler, masa, koltuk, dolap yapmaktaydılar. Elbiseleri için ütü dahi kullanmışlardır. Üstün seviyede halıcılık vardı. Altay dağlarında bulunan Pazırık Halısı buna misaldir.
 
1.     Şehircilik: Yazın yaylalarda, kışın vadilerde otururlardı. Evlerini kerpiçten yaparlardı. Ahşap evler de vardı. Şehirler, ticaret ve sanayi yerleri idi. Etrafı çevrili şehirler yoktu.
 
1.     Giyim: Koyun, kuzu, sığır, tilki derisi ile koyun, keçi ve deve yününden yapılan giyecekleri vardı. Kumaş ve bez dokurlardı. İç çamaşırları da yapılırdı. Keten gömlek, pantolon ve ceket giyerlerdi. Kendir yapılırdı. Türkler, başlıklarını saygı olarak büyüklerinin yanında çıkartırlardı.
2.     Beslenme: Temel besin maddesi et idi. Ana içkileri kımızdı. (Kımız, at sütünün ekşitilmesiyle elde edilen besleyici bir içecektir.) Buğday ve darıdan yapılan başka içecekleri de vardı. Sebzeye fazla yenmezdi.
 
1.     Maliye: Savaşta yenilen devletlerden, bağlı devlet ve beylerden, tüccarlardan, halktan alınan vergiler; hediyeler, gümrükler, önemli gelirlerdi. Göktürklerden beri para vardı.
 
D) Edebî Kültür
1. Destanlar, Efsaneler
Milletin meydana gelebilmesi için binlerce yıla ihtiyaç vardır. Felâketleri, acıları, zaferleri, sevinçleri beraber duymuş olanlar, madden ve manen birleşir. Destanlar, zafer ve acıların hatıra defteridir. Hâdiseler ve kahramanları yok olsa da hatıraları nesilden nesile geçerek ortak duygu ve ortak şuur meydana getirir. Kişiler yok olur; var olan millettir. İşte gönüllere işleyen ve toplumları güden bu inanca (zafer ve felâket hatıralarına) “milliyet şuuru” denir.
Türk destanları, Türk milliyet şuurunun, Türk aile ve cemiyet yapısının, Türk ahlâk ve âdetlerinin bir aynasıdır. Türk destanlarında yüksek bir millet ideali ve tarih yapan bir fikir vardır. Türk destanları, diğer milletlerin destanlarında olduğu gibi ölü fikir ve düşüncelerden değil, cemiyeti düzenleyen ve sevk eden canlı düşüncelerden meydana gelmiştir.
Destanlar, bir milletin bütün varlığını, elem ve kederleriyle, sevinç ve coşkunluğu ile bütün duygu ve düşüncelerini, millet olma yolundaki gayretlerini ve bu gayretlerden doğma canlı ve her zaman taze hatıralarını, geleceğe yönelmiş dinamik emellerini bir mefkûre (ülkü) yumağı halinde derleyip toparlayan en zengin edebî hazinelerdir.
Destanlar, bugünün insanını ilk ataları ile karşı karşıya getirir. Bu, onları duymak ve yaşamak demektir. İlk atalarının sonsuz tabiat içerisinde duyduğu büyük korkuyu ve yalnızlığı hissetmek, bugünün insanına birçok şeyi birden anlatacaktır.
Türk destanları, bunlara ilaveten, milletimizin, İslâm öncesi örf, âdet, inanç, tören ve bütün hayat tarzlarını öğrenmek için en önemli kaynaktır.
Bize koca bir dünya hazırlayan atalarımızın bu hizmeti asla küçümsenemez. Bu hizmetler olmasa belki bugünün şartları daha başka olurdu. Bugün sağlam bastığımız, üzerinde başımız dik yürüdüğümüz topraklar onların gayretinin eseridir.
Destanlarımız şunlardır: Oğuz Kağan, Yaradılış, Türeyiş, Şu, Alp Er Tunga, Ergenekon, Bozkurt, Göç, Dede Korkut, Satuk Buğra Han, Er Manas, Köroğlu, Battal Gazi Destanları
- 16 -
2. Yazılı Eserler
ORHUN ABİDELERİ
Orhun Abideleri, bugün Moğolistan sınırları içerisinde kalan Ötüken’de, 720-735 yılları arasında dikilmiş olan Göktürklere ait, dörder metre boyunda dört büyük taştır. İkisi Bilge Tonyukuk, birisi Kül-Tigin, birisi de Bilge Kağan adına dikilmiştir. Keşfi, Rus Yadrintsev tarafından 1889’dadır. Çözülmesi 1894’de Rus Radloff, 1896’da Danimarkalı Thomsen tarafından yapılmıştır. Orhun Abideleri Türkiye’de ilk defa 1903 yılında Şemseddin Sami tarafından yayınlamıştır. Orhun Abideleri’nden Türk milletinin altı özelliğini öğreniyoruz:
1.     Milletimizin hayatını şekillendiren birçok acı, tatlı hatıraları sebepleri ile dile getirmekte ve Türk milletini bir bütün halinde tutacak millî kültürün zayıflaması ile ne gibi tehlikelerin ortaya çıkacağını göstermektedir. Bilge Kağan, bunları, evvelki olaylara bakarak, çok derinden duymuş ve milletine duyurmaya çalışmıştır. Abideler, bilgi öğrenmeye, her işde bilgili hareket etmeye çağırmakta, bilgisizliğin zararlarını çeşitli misallerle anlatmaktadır.
 
1.     Abideler, hayatın düzenlenmesi ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bir iktisadî faaliyetin gelişmesinin, devlet idaresinde, üzerinde önemle durulan bir husus olduğunu göstermektedir.
 
1.     Abidelerde, Türk milletinin bütünlüğünü korumak ve devam ettirmek için girişilen mücadeleler anlatılmakta; bu işin, devleti idare edenlerin işi olduğu belirtilmektedir.
 
1.     Abidelerde, millet hayatında geliştirilmek ve yaşatılmak istenilen üstünlük şuurunun devam etmesi ve kuvvetlendirilmesinin şart olduğu ifade edilmektedir.
 
1.     Bilge Kağan, güçlenmek ve dağınıklıktan kurtulmak için yerleşik hayata geçilmesini, bir yerde oturup toprağa bağlanmasını, ziraat, sanat ve ticaretin geliştirilmesini tavsiye eder.
 
1.     Bu abidelerden Türk milletinin millî ülküsünü de anlamaktayız. Bilge Kağan ve diğer bilgili kağanlar hep bu ülkü için çalışmştır.
 
DEDE KORKUT
“Bütün Türk edebiyatını terazinin bir kefesine, Dede Korkut’u öbür kefesine koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” (Fuat Köprülü)
“Dede Korkut, Türk edebiyatının en büyük abidesi, dilimizin en güzel eseridir.” (Muharrem Ergin)
Hayat tarzımızı, kültürümüzün zenginliğini, milletimizin insanî vasıflarını, faziletlerini, meziyetlerini, parlak bir şekilde, bu kitapta görmekteyiz. Ayrıca:
Milletimizin kahramanlara verdiği değeri ve onların özelliklerini; tarihimizin ilk devrine ait hâdiseleri ve bunun halk üzerindeki tesirlerini; atalarımızın duygu, düşünce, öfke, heyecan, kızgınlık, pervasızlık, sadakat, sevgi, saygı, itaat hallerini, zayıf taraflarını, alınganlıklarını; Türk aile yapısının sağlamlığını; Türk coğrafyasının özelliklerini, Türk destanlarının en güzel örneklerini Dede Korkut’ta bulmaktayız.
3. Alfabe: Hareketli bozkır hayatı eserleri silip götürmüş olduğu için şimdilik Hun yazısını bilemiyoruz; Akhun
yazısının Göktürk yazısı ile aynı olduğu biliniyor. Göktürk (Orhun) yazısından sonra Uygur yazısı kullanılmıştır. Uygurlar, matbaayı bilip, kitap basmakta idiler. Uygur yazısı Moğollar, tarafından da kullanılmıştır. Cengiz Han ve Timur devirlerinde hep Uygur yazısı kullanılmıştır. 1970 yılında “Altın Elbiseli Adam” kurganında bulunan gümüş çanak içerisindeki Orhun yazısının MÖ 5. asra ait olduğu tespit edilmiştir. MÖ 200 yılına ait beş harften ibaret bir yazı da Tanrı Dağları’nda bulunmuştur. Türk yazısının başka bir yazı ile alâkası yoktur; tamamen Türk’ün malıdır. (Halûk Tarcan, Kazım Mirşan’a dayanarak buna da itiraz etmekte ve Orhun yazılarının M.Ö. 8000’lere kadar uzandığını, 3000 sene işlenerek son şeklini 5000’lerde aldığını, bunun da Kırgızistan’ın Talas vadisindeki kaya yazılarında açıkça görüldüğünü, bu Türk alfabesinin 35 harfli olduğunu yazmakta ve dünyada yazıyı ilk kullanan milletin Türkler olduğunu belirtmektedir. Ön-Türk Uygarlığı adlı kitaplarına bakılınca bu iddianın pek de yabana atılır şeyler olmadığı görülmektedir.)
4. Sanat: Bozkır Türk sanatı bütün incelikleri ile ortaya çıkartılamamıştır. Hayat şartlarına uygun olarak taşınabilir eşya üzerine motifler işlenirdi. En uygun motif kurt idi. Mezar taşı süslemeleri, altın ve gümüş kakmacılığı, mermer işlemeciliğinde mahir idiler. Altın Elbiseli Adam, altın işlemeciliğinin, her bakımdan, çok kıymetli bir örneğidir. Balballar kasten kaba ve kötü yontulurdu. Hükümdar sarayları ve tahtlar ustalıkla işlenirdi. Tahtlar altından idi ve merdivenli olurdu; sağında ve solunda koltuklar bulunurdu. Türk sanatı tuğlarda ve bayraklarda da kendini gösterirdi. Devlet sembolü olan tuğlar 7 veya 9 tane olur, başında
- 17 -
altından bir kurt bulunurdu. Tuğun direği süslü idi, yukarısına bir at veya yak öküzü kuyruğu bağlanırdı. Hükümdarın başlığında balıkçıl kuşunun tüyünden olan sorguç ince bir zevkin ürünü olup, başka milletlere de geçmiştir. Miğfer sorguçları demirdendi.
Türk sanatını anlatırken, 1912’de keşfedilen, 1957’de bir İngiliz pilot tarafından resmi çekilip, yayınlanan, “Beyaz Piramitler”i yazmadan geçmek olmaz: Bunlar, Çin işgalindeki Doğu Türkistan’dadır. 100 kadar piramidin bir tanesi 300 metre yüksekliğindedir. Yaşı da 4500 sene olarak tespit edilmiştir. Bizim ön atalarımıza aittir. Mısırdakilerden öncedir ve onlardan yüksektir. Oranın, Çin devleti tarafından “yasak bölge” ilan edilmesi sebebiyle araştırma yapılamıyor, bu sebeple içinde nelerin bulunduğu da bilinmiyor. Mısırdakileri bu piramitleri dikenlerin veya torunlarının yaptığını yine Kâzım Mirşan ve ona dayanarak Halûk Tarcan belirtmektedir. (1994’de Alman Hartwig Hausdorf, rüşvet vererek bölgeye girmiş, piramitlerin, resimlerini çekmiş, bazılarını da yayınlamıştır; internette görülebilir.)
5. Eğitim: Kullanılan takvim ve işlek Orhun yazısı, geniş bir eğitim öğretim teşkilâtının varlığını göstermektedir. At terbiyesi, hayvancılık, hastalıklardan korunma ve tıbbî müdâhale uzmanlarının; savaşçı bir millete silah, giyim, yiyecek hazırlayan on binlerce zanaatkârın yetiştirilmesi için önemli çalışmalar ihtiyaç olacağı tabidir.
6. Tıp: Türkler ölüleri mumyalamayı biliyorlardı. Bulunan ilk mumya M.Ö. 1600’lere ait… Bu mumyaların üzerinde, at kılı ile dikilmiş dikiş izleri görülmüştür. Bunlar, dünyanın ilk ameliyatları olarak kabul edilmektedir. (Bir televizyon pırogramında, eski bakanlardan Halil Şıvgın şunları anlatmıştı: “1984 yılında Çin’e gittiğimizde bize, Turfan’da bulunan mumyaları gösterdiler. Bunların, Mısır mumyalarından önce ve onlardan üstün olduklarını söylediler.” Halil Şıvgın İsviçre’deki ünlü beyin cerrahımız Gazi Yaşargil’den aldığı şu bilgileri de aktarmıştı: Cerrahımız aynı yöreye bir heyetle gitmiş. Orada, daha dünyada kimse bilmez iken Türklerin beyin ameliyatı yaptıklarını tespit etmişler. “Hatta” demiş, Yaşargil, “O ameliyatlarda kullanılan aletlerden birini aldım, günümüze uyarladım… O alet şimdi benim adımla anılıyor.” )
7. Müzik: Uçsuz bucaksız bozkır, dağ yamaçları, yüksek yaylalarda can yoldaşı müziktir. Çin kaynaklarında 28 çeşit türküden bahsedilmektedir. Telli sazlardan kopuz, kutsal bir çalgı, nefesli sazlardan zurna ve hâkimiyet sembolü davul başlıca müzik aletleri idi. Askerî mızıka vardı; bunlar her gün hakanın huzurunda 9 tane “kög” (sözsüz müzik) çalardı. Bu hâkimiyet alâmetlerindendi. Hükümdar, savaş dönüşü şarkılarla karşılanırdı.
8. Zaman Hesabı: Bozkır hayatının tabii sonucu olarak zaman da hayvanlarla temsil edilmiştir. 12 hayvanlı bir takvim kullanılmıştır; her bir hayvan bir yılın adıdır. Yıl 12 aydır. Aylar, 1, 2, 3 diye sıralanır. Bir gün 12 kısımdır; her kısma çağ denir. Yılın tamamı 365 gün 5 saat olarak bilinmektedir ki, bu günün aynısıdır. Önceleri ay hesabı kullanılırken, Göktürkler zamanında güneş hesabına dönülmüştür. 12x5=60 yıla bir asır denmiştir. 12 hayvanlı takvim bütün Türk boyları tarafından asırlarca kullanılmış, Çinlilere de bizden geçmiştir, hâlâ kullanılmaktadır. 12 hayvanlı Türk takvimi şudur:
1. fare yılı
2. öküz yılı
3. pars yılı
4. tavşan yılı
5. ejder yılı
6. yılan yılı
7. at yılı
8. koyun yılı
9. maymun yılı
10. tavuk yılı
11. it yılı
12. domuz yılı
9. Özel Günler
Bayramlar: Baharda gök gürlemesi ile yeni bir yıl başlar ve bahar bayramı şenlikleri yapılır. At yarışları ve kımız bu kutlamaların temel unsurudur. Topluca müzikler söylenir. Yemekler yenir. Yaşlar, yeşilliklere göre hesaplanır. Yeşil, bahar demektir. 54 yaşındaki bir kişi “54 yeşil gördüm.” der. “Yaş” sözü, bu yeşilden gelmektedir.
Yas: Ölünün arkasından büyük törenler yapılır, hemen gömülmezdi. Ziyafetler verilir; ağıtçılar çağrılıp, ağıt yaktırılırdı. Ateşin, öleni günahlarından temizleyeceğine ve ruhunun Allah’a daha çabuk ulaşacağına inanıldığı için, ölüler yakılmakta idi. 630’lardan sonra gömülmeye başlandı. Ölü, eşyaları ile gömülürdü. Atı boğazlanarak aşı verilirdi. Buna “yuğ töreni” denirdi.
- 18 -
F) Din, Düşünce, Ahlâk
Bozkır insanının gözünde dipsiz, derin, ulaşılmaz gök ve uçsuz bucaksız yer ayrı bir değer, bir kutsiyet kazanmıştır. Gökteki cisimler, yerdeki dağlar ve sular onun dünyasında saygı gören şeylerdir. Ancak, bunların hiç birisi “ilah” değildir. İlah, yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir. O, “Tengri teg Tengri” yani, kendine benzer Tanrı’dır. Her şey onun dilemesi ile olur. Yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan odur. O ölümsüz, ebedî varlıktır. Mükâfat ve ceza veren de, verecek olan da odur.
Türk düşüncesine gelince: Bozkır Kültürü’nün temeli at (maddî imkân) ve demir (itisadî unsur) olmakla beraber, atın ve demirin her bulunduğu yerde böyle bir kültür meydana gelmez gelmemiştir de... İnsan unsuru bunda etkili olur.
Kafesoğlu’ndan aynen alalım: “Türklere, at iki imkân sağlamıştır: Biri, at üstünde insanın kendisini başkalarından daha üstün hissetmesi; ikincisi, atın hızı sebebiyle, kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme ve hükmetme arzusunun gerçekleşmesi… Hükmetme isteği her insanda, her toplumda iç-güdü olarak bulunur ve ellerine fırsat geçer geçmez, başkalarını kullanmaya yönelir. Türk’ün başkalarından farkı işte burada ortaya çıkar: Onlarda “Beylik gururu” vardır; zira beyliğini Tanrı vermiştir. Cihan devleti anlayışının gereği olarak, asıl özelliği, karşılık beklemeden koruyucu olmaktır. Bunun temeli ise, idare altına alınan insanları sevmektir. Sevgiden doğan bu koruyuculuk, adalet, hürriyet ve eşitlik düşüncesini getirmiştir. Türk töresinin temeli işte budur...”
“Türk düşüncesine kısaca: Beylik duygusu + insan sevgisi + gerçek hayat, diyebiliriz. Türk milletinin ahlâkı bu üç unsurla şekillenmiş, ahlâkını cesareti ile birleştirmiş yiğit kişilere “alp” denmiştir. Alpliğin devamını sağlayan eski Türk topluluğunda debdebeye, gösterişe ve maddiyata değer verilmez; yalancılıktan nefret edilir. Devletlerarası andlaşmalarda bile sadece söz verilmekle yetinilirdi. Türklerde “söz namustur”. Türkler, aynı zamanda “utangaç” bir millettir. Rahat döşekte ölmek, esir düşmek, kadınların düşman eline geçmesi, şatafat, böbürlenmek, övünmek, övülmek, verdiği sözü yerine getirememek, yalan söylemek, başkalarını aldatmak büyük utanç kaynağıdır. Bu durumlara düşmemek için büyük gayret sarf edilirdi. Böyle gerçekçi ve nizamcı bir kültür sahiplerinin, hayale dalması, endişeye düşmesi, metafizik konulara yakınlık duyması mümkün değildir. Onlar gerçek hayatın içindedir, tatbik edilebilir, insanî bir dünya görüşleri vardır. Millet sevgisini, Allah korkusunu ve doğruluğu ahlak edinmiş idarecilere sahiptir. Çin’i, Ön Asya’yı, Arap dünyasını, Orta Avrupa’yı, Bizans’ı, Akdeniz çevresini, asırlarca idaresi altında tutan bu kültürdür.”
- 19 -
İ S L A M T A R İ H İ
PEYGAMBERİMİZİN HAYATI – M E K K E D E V R İ
Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği
Peygamberimiz 20 Nisan (12 Rebiulevvel) 571, Pazartesi günü Mekke'de doğdu. Soyu Hz. İbrahim’e uzanır. Ataları şöyledir: Hz. Muhammed, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdümenâf, Kusayy, Kilâb, Mürre, Ka'b, Lüeyy, Gâlib, Fihr (Kureyş), Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizâr, Me'ad, Adnan.
Peygamberimizin annesi Âmine, Kureyş Kabilesi’nin Zühreoğulları kolunun reisi Vehb’in kızıdır.
Mekke'nin ağır havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı olduğu için onları şehir dışında bir sütanneye verirlerdi. Peygamberimizin sütannesi Halime Hatun’dur. O, sütannesinin yanında, aralıklarla, beş sene kaldı. Orada iken göğsü, iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkartılarak Zemzem'le yıkanıp, tekrar yerine konmuştur.
Doğumundan iki ay önce babası Abdullah’ı kaybeden Peygamberimiz, altı yaşında iken de annesini kaybetti. Hz. Âmine, Medine'deki akrabalarını görmeye gitmişti. Bu vesile ile Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Mekke'ye dönerken rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.
Hz. Peygamber sekiz yaşında iken dedesi öldü. Vefatından önce torununu, oğlu Ebu Talib'e teslim etmişti. Peygamberimiz, 25 yaşına kadar amcası ile kalmıştır.
Ailesi kalabalık olan Ebu Tâlib'e yardımcı olmak için Peygamberimiz çobanlık da yapmıştır. Böylece tabiatla iç içe olmuş, bu anlarda düşünme ve anlama gücü gelişmiş, her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığını ve birliğini kavramıştır.
Peygamberimiz 25 yaşında Hz. Hatice ile evlendi. Ondan, dördü kız, ikisi erkek altı çocuğu oldu. Kızları, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’dır. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah’dır. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in erkek çocukları küçük yaşlarda vefat etmişlerdir.
Dürüst, doğru sözlü ve âdil oluşu, herkese elinden gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun elinden tutması, yakınları ile ilgilenmesi, ahlâkî olgunluğu, Peygamberimizi çevrede herkesin güvendiği, sayıp, sevdiği bir kişi hâline getirmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emin” yani “güvenilir kişi" demişlerdir. Kâbe tamir edilirken Haceru'l-Esved'in yerine konması meselesinde baş gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı.
Hz. Peygamber, bazen Mekke'den uzaklaşır, Hıra mağarasında günlerini geçirirdi. Orada, Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, O'nun gücü karşısında yaratılmışların zayıflığını düşünürdü.
Peygamber Efendimiz hayatı boyunca puta tapmamış, putlar adına kurban kesmemiş, kesilen hayvanların etinden yememiş, onlar adına yemin etmemiştir.
Peygamberliği ve Mekke Dönemi
Peygamberimiz 40 yaşında iken Hıra mağarasında Cebrail (AS), O'na ilk vahyi, Alak Sûresi'nin ilk beş ayetini getirdi. Artık Allah'ın Resulü, insanları hak din olan İslâm'a çağırmakla görevli idi. O, bu görevine aile ve akrabalarını davet ederek başladı. Sonra yakın arkadaşlarını çağırdı. O’na ilk önce eşi Hz. Hatice, Hz. Ebûbekir, Hz. Ali ve evlatlığı Hz. Zeyd iman etti. Ardından Hz. Ebûbekir’in aracılığı ile Hz. Osman, Hz. Zübeyr Hz. Abdurrahman, Hz. Talha, Hz. Saad, Hz. Ebu Ubeyde, Hz. Said gibi büyük şahsiyetler Müslüman oldular. Hz. Peygamber ilk üç yıl davetini gizli yaptı. Müslüman olanların mallarına ve canlarına bir zarar gelmemesi, filizlenmekte olan İslâm davasına balta vurulmaması açısından böyle yapmıştı
Ek bilgi: Vahiy nedir? Allahu Teâlâ’nın, yapılması ve duyurulması gereken hususları peygamberine bildirmesidir. Bu işle görevli melek Cebrail (AS)’dir.
Hz. Peygamber sağlam bir kadro oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncü yılından itibaren İslâm'ı açık anlatmaya başladı. Müşrikler korunmasız Müslümanlara insafsızca eziyet ve işkencelerde bulundular. Bu işkenceler karşısında, isteyenlerin Habeşistan'a gidebileceklerine izin verilince, Müslümanlardan bazıları Habeşistan’a gittiler. İslâm'ın Mekke dışına taşınması, müşriklerin öfkesini artırdı. Ebu Cehil'in Hz. Peygamber'e sözlü ve fiili bir sataşması, Mekke’nin en güçlülerinden Hz. Hamza'nın Müslüman olmasını
- 20 -
sağladı. Ardından, Hz. Peygamber'i öldürme kararını uygulamak için harekete geçen korkusuz insan Hattâboğlu Ömer Müslüman oldu.
Ek bilgi: Müşrik nedir? Allah’a ortak koşandır. Allah’ın varlığını kabul ederler, ancak, bazı varlıkları O’nun sembolü sayarlar. Bu söz, “müşrikler” şeklinde, çoğul olarak, Mekke’de daha Müslüman olamamış kimseler için kullanılır.
Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in Müslüman olmaları, müşriklerin gözünü bir süre yıldırmış, artık Müslümanlara dokunamaz olmuşlardı. Ancak bir süre sonra yeniden şiddete başladılar. Müslümanlar, peygamberliğin yedinci senesi ile onuncu senesi arasında büyük baskılara uğradılar. Kimse onlarla konuşmadı, alış-veriş yapmadı. Kız alıp vermedi. Haşimoğulları’nın kaldığı mahalle kuşatıldı. Oraya giriş çıkışlara müsaade edilmedi. Bu hâl Müslümanlara sıkıntılı günler yaşattı. Kuşatma kaldırıldığında da fazla sevinemediler. Çünkü Hz. Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebu Tâlip ve eşi Hz. Hatice'yi üç gün arayla kaybetti.
Bu hadiseden sonra Hz. Peygamber, İslâm'ı kabullenecek yeni bir yer aramaya başladı. Bu sebeple gizlice Tâif'e gitti. Ancak orada da aradığını bulamadı; buna çok üzüldü. Böyle bir durumda Hz. Peygamber'i sevindirecek İsrâ ve Miraç mucizesi oldu.
Ek bilgi 1) İsra ve Miraç nedir? İsra, gece yürütme; miraç, göğe yükselme demektir. Peygamber Efendimizin geceleyin Mekke’den Kudüs’e götürülmesi, oradan Allah’a yükselmesi hadisesi “İsra ve Miraç” olarak isimlendirilir.
Ek bilgi 2) Mucize nedir: Peygamberlerin, Allah’ın izni ile gösterdikleri olağanüstü hallerdir. Ermiş kişilerin gösterdiği olağanüstü hallere de “keramet” denir.
Peygamberliğinin on birinci yılında Medine'nin Hazrec kabilesinden altı kişi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp, kısa bir görüşmeden sonra iman ettiler. Bu altı kişi Medine’de Hazrec ve Evs kabileleri arasında İslâm'ı yaydı. Ertesi senenin hac mevsiminde Evs’li ve Hazrec’li, on iki kişi yine Akabe'de Hz. Peygamber'le buluşup, biat ettiler. Buna, “Birinci Akabe Biatı” dendi. Görüşmeden sonra Hz. Peygamber, Medine'ye davetçi gönderdi. Davetçinin çalışması çok verimli oldu. İslam’ın 13. yılında Medine'den kalabalık bir heyet Akabe'de Hz. Peygamber'le buluşup, şehirlerine göç ettiği takdirde O’nu ve Mekkeli Müslümanları malları ve canlarını korudukları gibi koruyacaklarına and içtiler. Buna da "İkinci Akabe Biatı" dendi.
Ek bilgi: Biat (beyat) nedir? Birine bağlılık bildirmedir.
HİCRET ve MEDİNE DEVRİ
Akabe biatlerinden sonra Peygamberimiz, Medine'ye göç izni verdi. Kendisi de Hz. Ebu Bekir’le hicret etti. Düşmanlar O'nu öldürmeye karar vermişlerdi. Allah’ın yardımı ile hicret gecesi evini kuşatanların arasından çıkıp gitti, O'nu göremediler. Peygamberimiz ve yol arkadaşı üç gece Sevr mağarasında kaldı; sonra değişik bir yoldan Medine'ye yöneldiler.
Peygamberimiz Medine'ye 3 km. mesafedeki Kuba'ya ulaştı. Müslümanlar O’nu sevinçle karşıladılar. Oraya bir mescit yapıldı. Sonra Medine'ye hareket edildi. Ranuna Vadisi’nde Efendimiz ilk Cuma namazını kıldırdı.
Ek bilgi: Hicret nedir? Hicret, bir yerden başka bir yere göç etmektir. İslam tarihinde Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye gidişi “Hicret” olarak adlandırılır. Bu tarih, Müslümanların zaman hesaplamasında başlangıç kabul edilmiştir. Buna göre hazırlanan takvime “Hicrî Takvim” denir. Bugün kullandığımız takvimin adı da “Miladî Takvim”dir. O, Hz. İsa’nın doğumunu başlangıç alır.
MEDİNE’DE İLK GÜNLER
Peygamber'imiz Medine’ye geldiğinde devesinin çöktüğü yere Mescid ve ona bitişik olarak Suffa yaptırıldı. Burada yoksullar kalıyor ve Efendimizden ders alıyorlardı. Mescide bitişik odalar yapıldı. Bunların birine Peygamberimiz, diğerlerine de yakın arkadaşları taşındı. Evi yapılıncaya kadar akrabası Eyyub el-Ensarî’nin evinde kaldı. Bu ilk yılda, Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik kuruldu. Yahudilerle anlaşmalar yapıldı.
Ek bilgi: Mekke’de Müslüman olup, Medine’ye göç edenlere “Muhacir”, Medineli Müslümanlara “Ensar” denir.
BEDİR SAVAŞI (Hicrî 2 / Miladî 624)
Peygamberimiz baskına uğramamak için çevreye birlikler gönderiyordu. Bu iş için gönderilenlerden biri, bir
kişiyi öldürmüş, iki kişiyi de esir almıştı. Peygamberimiz esirleri malları ile serbest bıraktı. Müşrikler bu hadiseyi bahane ederek, halkı Müslümanlar üzerine kışkırtıyorlardı. Asker donatmak maksadıyla Şam'a
- 21 -
kervan gönderdiler. Peygamberimiz 305 kişiyle Bedir’de kervanın dönmesini bekliyordu. Müşrikler de 1000 kişi ile kervanı kaptırmamak için gelmişlerdi. Canab-ı Hak, kervan veya müşrik ordusundan hangisini isterlerse Müslümanlara vereceğini bildirdi. Kervan başka bir yoldan kaçıyordu. Müslümanlar, müşrik ordusunu istediler. Savaşıldı ve Müslümanlar galip geldi. 14 şehit vermişlerdi. Düşman ise 70 ölü bıraktı. İslam’ın azılı düşmanlarından 24’ü bu savaşta öldürüldü. Müşriklerin reisi Ebu Cehil’de bunlar arasında idi.
UHUD SAVAŞI (Hicrî 3 / Miladî 625)
Bedir'in intikamı için, müşrikler 3000 kişilik bir kuvvetle Medine'ye yürüdü. Başlarında Ebu Süfyan vardı. Müslümanlar 700 kişi ile Uhud’a geldi. Ordu, savaş kurallarına uygun olarak yerleştirildi. Üstünlük Müslümanlardaydı. Ancak okçuların, bekledikleri yeri terk etmesi üzerine, Müslümanlar yenildiler. İslâm ordusu yeniden toparlanarak kesin yenilgiden kurtuldu ve üstünlüğü tekrar ele aldı. Uhud savaşında Hz. Hamza ve pek çok İslam büyüğü şehit düştü. Peygamberimiz yaralandı.
UHUD’DAN HENDEK’E KADAR
Hicrî 4 / Miladî 626 yılında Müslümanları çok üzen iki olay oldu. Bunlardan biri, İslâm öğreticilerinin pusuya düşürülerek öldürülmesi; diğeri Beni Nadir Yahudilerinin Peygamberimize suikast tertiplemesidir. Bu Yahudiler ihanetlerinin cezasını sürgünle ödemişlerdir.
Hicrî 5 / Miladî 626 yılında, Medine'ye saldırmak isteyen Beni Mustalik üzerine yürüyen İslâm ordusu onları kıskıvrak yakalamış, çok esir ve ganimet almıştır. Kabile reisinin kızı Cüveyriye Peygamberimiz ile evlenince Efendimiz, aldığı esirleri serbest bırakmış, bunu gören diğer Müslümanlar da kendi esirlerini salıvermiştir.
Ek bilgi: Ganimet nedir? Savaş sonunda, kaybedenin, kazananın eline geçen malı…
HENDEK SAVAŞI (Hicrî 5 / Miladî 626)
Mekkeliler on bin kişi ile Medine önlerine geldi. Beni Nadir ve Hayber Yahudileri ile başka Araplar da onların yanında idi. Düşmanın geleceğini öğrenen Peygamberimiz, Medine’nin etrafına hendek kazdırdı. İçerdeki Yahudilerinin ihanetine rağmen, düşmanlar hendeği geçemedi. 27 gün süren bu savaş Müslümanlar için ölüm-kalım savaşı oldu. Nihayet Cenab-ı Hak görünmez orduları ile Müslümanların yardımına erişti. Müşriklerin çadırları başlarına yıkıldı, kaçtılar. Böylece Müslümanlar galip geldiler.
HUDEYBİYE BARIŞI
Hicret’in 6. yılında Peygamberimiz ve arkadaşları umre için yola çıktı. Müşrikler buna imkân vermedi. Hudeybiye denilen yerde bir anlaşma yapıldı. Buna göre, o sene hac yapılmayacak; Mekke’den kimse Medine’ye kabul edilmeyecek; taraflardan biri, diğer tarafla dostluk kurmuş olan topluluklarla savaşmayacak; bu anlaşma 10 yıl yürürlükte kalacaktı.
HAYBER’İN FETHİ – KÂBE’Yİ ZİYARET – MUTE SAVAŞI
Hayber Yahudileri, Müslümanların zararına çalışıyordu. Hendek savaşında müşrikleri para ve hurma karşılığında Medine’ye almışlardı. Kötülükleri devam ediyordu. Hicrî 6. yılda Peygamberimiz harekete geçerek, kalelerini aldı. Yine de merhamet gösterip, vergiye bağlayarak onları yurtlarında bıraktı,
Müslümanlar, 7. Hicrî yılda, Hudeybiye antlaşmasından doğan hakkı kullanarak 2000 kişi ile Mekke’ye gelip, üç gün içinde umre ibadetini yaptılar. Muhacirler mahalle ve evlerini görerek hasret giderdiler ve yurtlarını bir gün muhakkak fethetmek arzusu ile geri döndüler.
Hicrî 8 / Miladî 629 yılında Mute savaşı yapıldı. Öldürülen bir İslâm elçisinin kanını yerde bırakmamak için yapılan bu savaş, emsalsiz fedakârlık ve yiğitlik örnekleriyle doludur. Bu, 3000 Müslüman’ın 100.000 kişilik düşmana karşı verdiği bir büyük mücadeledir. İlk serdarı, Peygamberimizin evlatlığı Zeyd idi. O şehit oldu. Bayrağı Cafer aldı. O da şehit düştü. Medineli Abdullah serdar oldu. O da şehit edilince Velid oğlu Halid serdar yapıldı. O, orduyu sağ-salim Medine’ye getirmeyi başardı.
MEKKE’NİN FETHİ ve HUNEYN SAVAŞI (Hicrî 8 / Miladî 630)
Müslümanların yanında yer alan Hüzaa kabilesine, Mekkelilerin yanında yer alan Beni Bekir kabilesi saldırdı. Kureyşliler Beni Bekirlileri destekledi. Bu destek, anlaşmayı bozmuş oluyordu. Peygamberimiz 1 Ocak 630 günü, doğup büyüdüğü yurdunu fethetti. Kâbe’yi ezanla şenlendirdi. Mekke’nin fethi, İslam tarihinin en önemli hadiselerindendir. Aynı yıl Müslümanlar üzerine gelen Hevazin ve Evtas kabileleri Huneyn’de yenilgiye uğratıldı.
- 22 -
TEBÜK SAVAŞI (Hicrî 9 / Miladî 630)
Hicretin 9. yılında, Bizans tehdidine karşı Peygamberimiz 30.000 kişilik bir ordu hazırladı. Bu ordu Tebük'te 20 gün kaldığı halde, düşman, karşılarına çıkamadı. Oralarda yaşayan halk vergiye bağlandı. İslâm ordusu bayram sevinci içinde Medine'ye döndü. Münafıklar bir kere daha rezil oldular. Bu seferden dönüşte münafıkların yaptırdığı Dirar Mescidi yaktırıldı. Aynı yıl Peygamberimizin Mariye’den doğan oğlu İbrahim vefat etti. Yine bu yıl Peygamberimiz çeşitli yerlere görevliler ve din öğreticileri yollamış, böylece Arabistan'ın her yanında İslâm'ın sesi daha güçlü bir şekilde duyulur olmuştu.
Bu anlatılan savaşlardan başka savaşlarda olmuştur. Bunların toplamı 18’dir. bu savaşların bazılarına Peygamberimiz katılmamıştır. O’nun bizzat katıldığı savaşlara “gazve” denir.
VEDA HACCI – VEDA HUTBESİ (Hicrî 10 / Miladî 632)
Peygamberimiz farz olan haccı yapmak, ümmeti ile vedalaşmak, İslâm'ın getirdiklerini bir defa daha hatırlatmak için, yüz binden fazla Müslüman’la hacca geldi. Onlara, hac esaslarını yaparak gösterdi ve Zilhicce'nin 9. günü Veda Hutbesi’ni okudu. Bu hutbede insanlık haklarını anlattı; mutluluk yollarını gösterdi. Ayrıcalıkları kaldırdı. Irz, mal ve canların kutsal şeyler olduğunu hatırlattı. Herkesin, yaptığının hesabını vereceği belirtti. Hutbeden sonraki günlerde Peygamber Efendimiz tekrar Müzdelife yoluyla Mina'ya geçti, kurban kesti, şeytan taşladı, Kâbe’yi tavaf etti. Bayramın beşinci günü Medine'ye döndü.
PEYGAMBERİMİZ’İN SON GÜNLERİ VE VEFATI (Hicrî 11 / Miladî 8 Haziran 632)
Veda Haccı’ndan döndüğünde Peygamberimiz hastalandı. Beş gün sonra yatağa düştü. 13 gün hastalığı devam etti. Bu süre içerisinde 17 vakit namazı Hz. Ebu Bekir kıldırdı.
Kâinatın Efendisi, 12 Rebiülevvel pazartesi günü, güneş batarken ruhunu teslim etti. Hz. Ali, bazı akrabalarının da yardımıyla onu yıkadı. Defnolunmadan evvel Hz. Peygamber sedir üstünde olduğu halde sıra ile önce erkekler, sonra kadınlar, sonra çocuklar cenaze namazı kıldılar. Namaza hiç kimse imamlık yapmadı. Çok üzülen Müslümanları Hz. Ebu Bekir sakinleştirdi. Peygamberimizden sonra Müslümanların başına da o geçti.
V e d a H u t b e s i
Hz. Peygamber'in, son haccında arife günü, Arafat'ta yüz binden fazla Müslüman’a hitaben yaptığı ve insanlık için en yüce değerleri ortaya koyduğu hutbesi. Resûlullah, hutbesinin başında Allah'a hamd ettikten sonra - özetle - şöyle buyurmuştur:
Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız, nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir.
Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. .
İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız kimselere çiğnetmemeleridir. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise meşru bir şekilde, yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.
Ashabım! Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.
İnsanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyet kurmak gücünü ebedî surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyleri ve onların dışında, küçük gördüğünüz diğer işlerde ona uyarsanız, bu onu memnun edecektir.
Mü'minler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur'an ve Resulü’nün sünnetidir.
- 23 -
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir mal başkasına helâl olmaz. Eğer o, gönül hoşluğu ile kendisi verirse helâldir.
Bir Arab’ın Arap olmayan yabancıya, bir yabancının Arab’a üstünlüğü yoktur. Çünkü bütün insanlar Âdem’in oğullarıdır, Âdem ise topraktandır.
İnsanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını Kur’an'da vermiştir. Vârise vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuzdur. Efendisinden başkasına ait olduğunu söyleyen nankördür. Böyleleri Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini kabul eder, ne de adalet ve şahadetlerini…
Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
İSLAM TARİHİ - DÖRT HALİFE DEVRİ (632-661)
Peygamber Efendimizden sonra Müslümanların din ve dünya işlerini idare edenlere halife denir. İslâm'ın ilk halifesi Hz. Ebu Bekir'dir. Sonra Hz.Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife olmuşlardır.
Resulullah’ın vefatından sonra O’nun arkadaşları, bir halife seçmek lâzım geldiğini düşündüler. Peygamber makamının boş bırakılmaması gerekiyordu.
Peygamberimizin üç büyük vazifesi vardı:
1. Allah’ın emir ve yasaklarını öğretmek.
2. Müslümanların dünya işlerini yürütmek.
3. İnsanları terbiye edip, olgunlaştırmak.
Dört büyük halife üç vazifeyi birlikte yürüttü. Sonra gelenler sadece dünya işlerini yaptı. Dinin esaslarını öğretmek vazifesi, ilim adamlarına (medreselere); insanları terbiye edip olgunlaştırmak gönül adamlarına (tekkelere) bırakıldı.
Ek bilgi 1) Medrese nedir? İlim öğreten yüksek okul… Öğretmenlerine müderris denir. Günümüzün üniversitesidir.
Ek bilgi 2) Tekke nedir? İslam ahlakının, dini eğitim ve öğretimin yapıldığı yer. Tekkenin küçüğüne zaviye, büyüğüne dergâh denir. Tekkeler, halk eğitim merkezleridir.
İLK HALİFE HZ. EBU BEKİR
Peygamberlerden sonra insanların en büyüğü Hz. Ebu Bekir’dir. O, Resulullah’ın en yakın dostuydu. Ondan hiç ayrılmazdı. Bu beraberliği, Mekke'den Medine’ye hicrette de devam etti. Hz. Ebu Bekir, Peygamberimize “mağara arkadaşı” oldu. Medine’ye varıncaya kadar O’nun bütün hizmetlerini gördü. Medine’deki mescit yapılırken birlikte çalıştılar. Hiçbir hizmet ve fedakârlıktan geri kalmadı. Peygamber Efendimizin getirdiği ve bildirdiği her şeyi tereddüt etmeden inanıp, tasdik ettiği için kendisine “Sıddîk” denmiştir.
Ek bilgi: Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe, Hz. Ebu Bekir’in kızıdır. Peygamberimizin sözlerini (hadisleri) bize ulaştıranların en büyüğü olduğu için Müslümanlar Hz. Ayşe’ye çok şey borçludur.
Hz. Ebu Bekir, Resulullah’ın bütün harplerinde bulundu. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber Efendimizi korudu. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’de müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük harbinde sancaktarlık vazifesini yaptı. Peygamber Efendimizin son hastalığında üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırdı. Üç vaktinde de Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir'e uyarak namaz kılmıştır.
Hz. Ebu Bekir, Peygamber Efendimizin vefat ettiği gün, Hicrî 11 (Miladî 632) yılında Müslümanların tamamının isteği üzerine halife seçildi.
Ek bilgi: Halife nedir? (Buradaki manası) Peygamberimizden sonra İslam Devleti’nin idaresini üstlenen ve devleti O’nun adına, O’nun koyduğu ölçülere göre idare eden, seçilmiş insan… Gerçek halifelik 30 yıldır. Ondan sonrakiler, “halife” adını taşısalar da, meliktirler. İdare, babadan oğla veya kardeşten kardeşe geçtiği için bunlara “sultan” da denmiştir. “Padişah” da aynı manadadır.
- 24 -
HYz. Ebu Bekir, Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan yalancı peygamberleri yok etti. Dinden dönenleri, İslâm'ın emirlerinde gevşeklik gösterenleri yola getirdi.
O'nun zamanında, Velid oğlu Hâlid emrindeki İslam orduları, Bizans ve İran ordularıyla birçok savaşlar yaptı. Halifenin güzel idaresi sayesinde her defasında düşmanı yenerek geniş topraklar aldı. Müslümanlığı yaydı.
Hz. Ebu Bekir, Zeyd oğlu Sabit başkanlığında bir heyete Kur'ân ayetlerini toplatıp sureleri sıraya koydurdu, buna “Mushaf” dendi.
Hz. Ebu Bekir, Yermük harbinin yapıldığı sırada hastalandı. Hastalığının son günlerinde bir gece Peygamberimizi rüyasında gördü. Efendimiz O'na; "Ya Ebâ Bekir! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı." buyurdu. O'da, "Ben de sizi özledim Ya Resulallah!" dedi. Hicretin 13. senesinde 63 yaşında vefat etti (M.634). Halifelik süresi iki yıldır.
Hz. Ebu Bekir için Resulullah şöyle demiştir: “Ebu Bekir'in imanı, bütün müminlerin imanlarından ağır basar.”
İKİNCİ HALİFE HZ. ÖMER
Sahabenin en büyüklerinden olan Hz. Ömer, İslâm'ın ikinci halifesidir. Hz. Ebu Bekir’in tavsiyesi ile halife seçildi. Cennetle müjdelenen on kişiden biridir.
Ek bilgi: Sahabe nedir? Dilimizde sahabe şeklinde kullanılsa da doğrusu “sahabî”dir. Peygamber efendimizin mübarek yüzünü gören, O’nun tarafından görülen, O’nun sohbetinde bulunan mübarek insanlardır. Sayılarının yüz bin olduğu söylenir. “Cennetle müjdelenenler, Muhacirler, Ensar, ve diğerleri şeklinde sıralanır. En büyükleri Hz. Ebu Bekir, en küçükleri, Hz. Hamza’yı şehit eden, sonradan Müslüman olup, yaptığına pişman olan Vahşî’dir.
Hz. Ömer hicretten kırk sene önce Mekke'de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Kaab'da soyu Peygamberimizin soyu ile birleşir.
Hz. Ömer çok âdil, merhametli, alçak gönüllü idi. Fakirlikle yaşardı. Kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Şöhreti pek fazla olmasına rağmen yemesi içmesi değişmemiştir. Sonu pişmanlık olan bir iş yapmamıştır. Adaleti, hatır ve gönüle bakmamış, kendi oğlu günah işleyince onu bile cezalandırmaktan kaçınmamıştır. Görüşleri doğru olduğu, hakkı batıldan ayırdığı için kendisine “Fâruk” denmiştir.
Hz. Ömer zamanında çok fetihler oldu. 8.000 camide Cum'a namazı kılınıyordu. Onun halifeliği sırasında Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerin öğretilmesi için her tarafta okullar açıldı. Buralarda ders vermek üzere maaşlı hocalar tayin edildi. İnsanların dinî meseleler hakkında bilgi edinmeleri için müftüler gönderildi.
Halifeliği sırasında Bizans ve İran ile yapılan harpler kazanılmış, bunun neticesinde İran devleti ortadan kalkmış, Bizanslılardan, Mısır, Kudüs ve Erzurum’a kadar Doğu Anadolu alınmış; devletin sınırları Kuzey Afganistan'dan Türkistan'a, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar uzanmıştır.
Hz. Ömer, idarede kolaylık olması için devleti bölgelere ayırdı. Her bölgenin başına bir vali tayin etti. Onlara dolgun maaş verirdi. Vazifelilerin seçiminde ve denetiminde, çok titiz davranırdı. İdareciler mal varlığını bildirmek zorundaydı.
Davalara bakması için mahkemeler kurdu. Devlet mallarının konması için memurlar tayin etti. İlk defa para bastırdı. Güvenliğin temini için geceleri bekçi koydu.
Hz Ömer, on sene halifelik yaptı. Hicretin 23. senesinde, 63 yaşında, Ebu Lü'lü adında bir Hıristiyan köle tarafından, namaz sırasında şehit edildi (Miladî 644).
Hicrî takvim Hz. Ömer zamanında kullanılmaya başlanmıştır.
Hz. Ömer için Peygamberimiz, “O, cennet ehlinin ışığı, İslâm’ın nurudur.” demiştir.
ÜÇÜNCÜ HALİFE HZ. OSMAN
3. halife Hz. Osman da sahabenin büyüklerindendir. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin damadıdır; yumuşaklığı ve edep duygusunun yüksekliği ile tanınmıştır.
- 25 -
Miladî 577 senesinde Mekke’de doğdu. Kureyş kabilesinin Ümeyye Oğulları kolundandır. Soyu Abdülmenaf'ta Peygamber Efendimiz'in soyu ile birleşir.
Resûlullah, kızı Rukiyye'yi Hz. Osman'a verdikten sonra kızına, "Ey canım kızım! Osman’a çok saygı göster. Çünkü ashabım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur!" buyurdu.
Hz. Osman, Peygamberimizin vahiy kâtiplerindendi. Güzel yazar, güzel konuşurdu. Daima Kur'ân okur, O'ndan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemesi çok kuvvetli idi.
Hz. Osman, Hz. Ömer'in vazifelendirdiği bir heyet tarafından Hicrî 23 (Miladî 644) yılında halife seçildi.
Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir zamanında hazırlanan Mushaf’dan 7 tane daha yazdırıp, büyük İslam merkezlerine yolladı. Bunlardan üç tanesi günümüze ulaşmıştır: Bir tanesi İstanbul’da Topkapı Müzesi’ndedir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkler Medine’yi terk ederken yanlarına almışlardı. İkincisi Özbekistan’ın başşehri Taşkent’dedir. Timur, Şam’dan getirmiştir. Üçüncüsü İngilizlerin eline geçmiştir; Londra’dadır. (Babüroğulları vasıtası ile Hindistan’a getirilen bir nüsha olabilir.)
Hz. Osman devrinde; Afrika'nın kuzeyi, Kıbrıs adası, Aşağı Türkistan, Anadolu'nun içleri ve daha nice yerler İslam ordularının eline geçti. İslâm'ın sınırları çok genişledi.
Hz. Osman’ın bazı işleri, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Hz. Talha gibi, sahabenin ileri gelenleri tarafından tenkit edilmekteydi. Bu tenkitler bazı münafıkları cesaretlendirdi. Onlar gizli çalışmalarla karışıklıklar çıkarttı. Bunu neticesi olarak da – başta Mısır olmak üzere – halk, valilerden şikâyetçi olmaya başladı. Gerek münafıklar, gerekse idareden memnun olmayanlar, Hz. Ali’yi lider görmeye başladılar. Hareketleri isyan halini alınca da, “Biz bunları Ali için yapıyoruz.” demekten çekinmediler.
İsyanı doğru bulmayan Hz Ali, oğullarını, Hz. Osman’ı korumaları için gönderdi. Buna rağmen isyancılar damı delip, içeri girerek halifeyi şehit ettiler (Hicrî 35 / Miladî 656). Hz. Osman, şehit edildiğinde 80 yaşında idi. On iki sene halifelik yaptı.
DÖRDÜNCÜ HALİFE HZ. ALİ
Hz. Ali de sahabenin en büyüklerinden idi. Peygamber Efendimizin damadı olmakla da şereflenmişti. Hiç puta tapmadan Müslüman olduğu için “Kerremallâhü Vecheh”; kahramanlığı ve çok cesur olması sebebiyle “Esedullah” (Allah’ın Aslanı) unvanlarını almıştır.
Hz. Ali, isyancıların baskısı ile halife seçildi. Seçimin hemen ardından Müslümanlar, Hz. Osman'ın katillerinin derhal yakalanıp, cezalandırılmasını istedi. Fitne kazanı kaynamakta olduğundan, Hz. Ali, ortalığı yatıştırıp, sonra katillerin cezalandırılmasını düşünüyordu.
Katillerin hemen cezalandırılması veya sonra cezalandırılması hususunda İslam büyükleri arasında görüş ayrılığı çıktı. Bu ayrılıklar iki tarafı karşı karşıya getirdi. Bir tarafın başında Hz. Aişe, diğer tarafın başında Hz. Ali bulunuyordu. İki ordu arasında tam anlaşma olmuştu ki, münafıklar geceleyin Hz. Aişe’nin ordusuna saldırdı. Karanlıkta kimse ne olduğunu anlayamadı. Böylelikle savaş başladı ve üç gün devam etti. Cemel (deve) Vakası olarak bilinen bu savaşı Hz Ali kazandı. 40 bin Müslüman şehit oldu. Cennetle müjdelenen Hz. Talha ve Hz. Zübeyir de şehitler arasında idi. Hz. Aişe esir alındı. Hz. Ali, O’na hürmette kusur etmedi ve kardeşi Muhammed ile Medine’ye gönderdi.
Bir sene sonra, aynı görüş ayrılığı sebebiyle Hz. Ali’nin karşısına Hz. Muaviye çıktı. O, Hz. Osman’ın yeğeni idi ve onun tarafından Şam valisi yapılmıştı; amcasının katillerini istiyor; onların Hz. Ali tarafından korunduğunu iddia ediyordu. Katiller Hz. Ali’nin ordusunda idi ama korunmuyordu. Ortalık durulunca onlar bulunup cezalandırılacaktı. Ancak karşı taraf bu görüşte değildi. Onların gözü, biraz da halifelikteydi. Üç ay süren savaşta, Hz. Ali'nin askerlerinden 25.000, karşı taraftan 45.000 kişi şehit oldu. Savaşı Hz. Ali kazanmak üzere iken, karşı taraf hileye başvurdu: Kur’an’ı mızraklarına bağlayıp, havaya kaldırdılar. Bununla, “Kur’an’a göre hareket edelim.” demek istiyorlardı. Bunun üzerine, iki taraftan birer hakem seçildi. Ebu Musa el Eş'arî Hz. Ali tarafından, As oğlu Amr, Hz. Muâviye tarafından hakem seçildiler. Ordular da geri çekildi. Hakem işini İslam’a aykırı bulan 10.000 kişi Hz. Ali’nin ordusundan ayrıldı. Bunlara “Haricî” dendi. Hakem işinden de bir netice alınamadı. Daha sonra Hz. Ali, Muaviye’yi biate davet etti. Fakat o kabul etmedi. Tekrar savaşmak için ordu topladığı bir sırada Hz. Ali, İbni Mülcem isimli bir Haricî tarafından şehit edildi (Hicrî 40 / Miladî 661).
Hz. Ali’nin halifelik süresi beş senedir. Karışıklılar içinde geçmiştir. Müslümanlar, O’nun yerine büyük oğlu Hz. Hasan’ı seçti ise de o, altı ay sonra, yerini Hz. Muâviye'ye bırakarak çekildi. Daha fazla kardeş kanı dökülmesini istemiyordu.
- 26 -
Bir incelik: Sahabenin hepsi Allah Resulü’nün temsilcileridir. Bu sebeple onlara dil uzatılması doğru olmaz. Peygamberimiz buyurmaktadır: “Sahabelerim kutup yıldızı gibidir, hangisine uyarsanız bana gelirsiniz.”
Hz. Ali güzel konuşur, konuştuklarını da ikna ederdi. Arapçayı en iyi bilen de o idi. Kur'ân’ı da herkesten iyi anlardı. Peygamberimizin en yakını olduğu için sünnetleri de iyi bilirdi. Bu hususta müracaat kapısıydı. Hz. Ömer, "Ali olmasaydı Ömer yok olurdu." demiştir.
Hz. Ali'nin üstünlüğü hakkında çok Hadîs-i Şerif vardır. Bunlardan bazıları: “Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Ali'dir.” “Ali'yi inciten beni incitmiş gibidir.” “Kızım Fâtıma’yı Ali’ye vermemi Rabbim emreyledi. Allahu Teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali'den devam ettirmiştir.”
Dört büyük sahabenin dört özelliği: Hz. Ebu Bekir, sadakatin, Hz. Ömer adaletin, Hz. Osman edep ve hayânın, Hz. Ali ilim ve şecaatin temsilcileridir. Bunlar Peygamberimizin özellikleridir. Sanki dört insan, Peygamberimizin dört ayrı tarafını temsil etmektedir.
CENNETLE MÜJDELENEN DİĞER ALTI SAHABÎ
5. AVF-OĞLU ABDURRAHMAN (580–653) Hz. Abdurrahman’a bu ismi Peygamber Efendimiz vermiştir. Hz. Ebu Bekir eliyle İslam’a ilk girenlerdendir. Habeşistan’a yapılan iki hicrete de katılmıştır.
Hz. Abdurrahman ticaretle uğraşırdı. Medine’ye varınca da alışverişe başlamış ve büyük servet kazanmıştır. Ashabın en cömertlerindendi. Birçok seferde, özellikle Tebük seferinde büyük yardımlarda bulunmuştur.
Hz. Osman devrinde sakin bir hayat yaşamış, Medine'de vefat etmiştir.
6. CERRAH-OĞLU EBU UBEYDE (Öl. 639) Ebû Ubeyde, Hz. Ebû Bekir'in davetiyle Resûlullah'a giderek, Müslüman olmuştur. Habeşistan’a göç edenler arasındadır. Ebû Ubeyde de, diğer büyük sahabîler gibi bütün gazalara katılmıştır. Mekke fethinde, Taif kuşatmasında, Vedâ Haccı'nda hep Resûlullah'ın yanında bulunmuştur. Ebû Ubeyde, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında Suriye bölgesindeki fetihlere katıldı ve serdar olarak yer aldı. Ebu Ubeyde, seferde iken veba salgınında hastalanmış ve vefat etmiştir.
7. EBİ VAKKAS-OĞLU SAAD (Öl. 674) Hz. Saad, ilk iman edenlerdendir. Medine'ye hicrete kadar Mekke'de kalmıştır. Annesi Zühreoğullarından olduğu için, nesebi ana tarafından Resûlullah ile birleşmektedir.
O, Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke'nin fethi ve diğer savaşların hepsine katılmıştır. Halifeler döneminde hem askerî, hem de siyasî alanda çok hizmeti olmuştur.
Hz. Saad, yerleştiği Medine'nin dışındaki Akik vadisinde vefat etmiştir.
8. ZEYD-OĞLU SAİD (Öl. 671) Hz. Said, hanif dininden idi. Bu sebeple de Peygamber’e tabi olmakta gecikmedi. Hz. Ömer'in kızkardeşi Fatıma ile evli idi. Hz. Ömer de onun kız kardeşi ile evliydi. (Hz. Ömer’in Müslüman olmasına vesile olan hadise bunların evinde geçmiştir.)
Hz. Said, Bedir savaşı dışında, Resulullah'ın bütün savaşlarına katılmıştır. Hz. Said’de Hz. Saad gibi, ömrünün son günlerini, Medine'nin dışında bulunan Akik vadisindeki çiftliğinde geçirdi ve burada yetmiş yaşını geçmiş olduğu vefat etti.
9. UBEYDULLAH-OĞLU TALHA (Öl. 656) Hz. Talha, İslâm’a giren ilk sekiz kişiden biridir. Girişi Hz. Ebu Bekir eliyle olmuştur.
Hz. Talha; orta boylu, geniş omuzlu ve iri ayaklı idi. Esmer benizli, sık saçlı güler yüzlü, ince burunluydu. Yürüdüğü zaman süratli yürür, bir yere yöneldiği vakit tam dönerdi.
- 27 -
Bedir savaşında bulunamamış, sonraki savaşlara katılmıştır. Uhud günü Hz. Peygamber'i korumuştur. Hz. Talha, Cemel günü, Mervan isimli bir münafık tarafından şehit edilmiştir.
10. AVVAM-OĞLU ZÜBEYR (Öl. 656) Hz. Zübeyr Peygamberimizin dostu ve yardımcısı, aynı zamanda halasının oğludur. İlk Müslümanların beşincisidir. Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Hz. Ömer'in vefatından sonra, halife seçimini yapmak için tayin ettiği altı kişilik danışma kurulu üyelerindendir. (Diğerleri: Hz Osman, Hz Ali, Hz Abdurrahman, Hz Saad ve Hz Talha idi.)
Bütün savaşlarda bulunmuş; Mısır fethinde de önemli hizmeti olmuştur. Cemel Savaşı’na da katılmış ancak sonra savaştan çekilerek geri dönmüştür. Medine yolunda bir vadide namaz kılarken, Amr isimli bir münafık tarafından şehit edilmiştir.
İSLAM TARİHİ - EMEVİLER DEVRİ (661-750)
Dört halifeden sonra Hz. Muâviye halife oldu (Hicri 41). O'ndan sonraki halifeler Beni Ümeyye soyundan geldiği için bu devletlerine, Emevî Devleti denildi. Bu devlet zamanında, 14 halife gelip geçti. Bunlara sultan (melik) demek daha doğrudur.
Hz. Muaviye, sahabenin büyüklerindendir. Peygamberimizin vahiy kâtiplerinden idi.
Hz. Muâviye zamanında iç huzursuzluklar giderildi. Fetihler devam etti. Sicistan, Afganistan ve Semerkand fethedildi. Kûfe ve Basra'dan 50.000 kişi, Merv, Herat, Tus, Nişâbur ve Belh şehirlerine yerleştirilerek Horasan eyaleti kuruldu. Devletin doğu sınırı Aşağı Türkistan ve Hindistan'a ulaştı.
Anadolu üzerine seferler yapıldı. İslam orduları Erzurum'u ele geçirdi. İstanbul'u kuşattı. Bu sefer sırasında, Peygamberimizi Medine’de misafir eden Zeyd oğlu Halid (Ebâ Eyyûb el Ensârî) şehit oldu ve surların dibine defnedildi. Türk halkı O’na “Eyüp Sultan” demiştir.
Hz. Muâviye zamanında donanmaya da büyük önem verildi. Akdeniz'e açılan Emevî donanması Girit, Sicilya, Kıbrıs ve Rodos adalarını aldı. Kuzey Afrika fethedildi.
Muâviye’den sonra oğlu Yezîd başa geçti. Böyle olmasını babası istemişti.
Yezid zamanında, Hz. Hüseyin’in Kerbela'da şehit edilmesi, Zübeyr oğlu Abdullah’ın Mekke'de halifeliğini ilan etmesi sebebiyle öldürülmesi, iç meselelerin en önemlilerindendir. Buna rağmen Yezid'in dört senelik saltanatında İslam orduları, Buhara’yı, Harzem'i ve Kuzey Afrika'nın tamamını fethetti. Serdar Ukbe, önüne Atlas Okyanusu çıkınca atını denize sürüp "Allah’ım! Önüme şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı Senin ismini daha ötelere götürürdüm." demesi unutulmamıştır.
Yezid'den sonra oğlu 2. Muâviye, onun aynı sene ölmesi üzerine Hakem oğlu Mervan, ondan sonra oğlu Abdülmelik halife oldu. O, Emevî iktidarını bütün İslam âlemine kabul ettirmede kendisine iki yardımcı buldu. Bunlardan biri ordu serdarı Muhellep, diğeri zalimliği ile bilinen Yususf Haccac’dır.
Haccac, önce isyanları bastırdı. Türkistan ve Sind sınırlarına gönderdiği ordular, yeni fetihlerle Hind topraklarına dayandı. Türgiş devletine bağlı bir beylik, Emevîlere bağlandı. Buradaki Türklerden bir kısmını Basra ve Kûfe taraflarına yerleştirdi. Haccac, Hicaz ve Irak valiliği de yaptı. Oralardaki Haricîleri yok ederek Ehli Sünnet'e hizmet etmiş oldu. Arap olmayan milletlerin Kur'an’ı yanlış okumamaları için de Mushaflara noktalar koydurttu. (Şimdiki harekeler Kur’an-ı Kerim’e daha sonra, 791 yılında konmuştur.)
Haccac’ın hutbeleri Arap edebiyatının şaheserleri arasındadır. Bir örnek: “Ey Küfeliler! Ben kötülüğü yerinde görür, yapanı yaptığı kötülüğün derecesine göre cezalandırırım. Kesim zamanı gelmiş olgun başlar görüyorum. Kanlara bulanacak saçlara, sakallara bakıyorum. Ey Iraklılar, halife beni buraya vali yaptı, sizin önünüze getirdi. Çünkü siz fitne ve fesat ehlisiniz. Çoktan beri azdınız ve azgınlığı da âdet haline getirdiniz. Sözüme dikkat ediniz; doğru yolda gidiniz. Yemin ederim ki, size zilletin lezzetini tattırırım. Derinizi yüzerim; sizi odun gibi keserim. Kadınlarınızı dul, çocuklarınızı yetim bırakırım...”
Abdülmelik'ten sonra oğlu Velid, sonra Velid'in kardeşi Süleyman halife oldu. Bunun zamanında, Kaşgar ve Pencap fethedildi. İstanbul ikinci defa kuşatıldı. Peygamberimizin kabri ve mescidi yeniden yapıldı. Şam’da Emevî Camii inşa edildi.
- 28 -
Daha sonra, İkinci Ömer diye anılan, Abdülaziz oğlu Ömer halife oldu. Bu insan çok âdildi ve halk tarafından pek sevilirdi. Zamanında hadis-i şeriflerin toplanmasına başlandı. Müslüman olmayanlardan alınan vergiler belli esaslara bağlandı. O, 41 yaşında iken kölesi tarafından zehirlendi. Yerine Abdülmelik’in diğer oğlu Yezid geçti. Yezid ve ondan sonra halife olan kardeşi Hişam devirleri, Emevîlerin en parlak zamanlarıdır. Türklerin de en fazla Müslüman olduğu devir budur.
Son Emevî Halifesi Mervan zamanında çıkan karışıklıklar, devletin gücünü sarstı. Peygamberimizin amcası Abbas’ın soyundan gelen Eb'ül Abbas Irak'ta halifeliğini ilan etti. Mervan, Eb'ul Abbas ile yaptığı mücadelede öldürülünce, 90 yıllık Emevî hanedanı sona erdi; yerini Abbâsi hanedanı aldı (Miladî 750).
Emevilerin yıkılıp, Abbasilerin başa geçmesinde, bir Türk olan Horasanlı Ebu Müslim’in payı büyüktür.
Emevilerin yıkılışının iki önemli sebebi vardır:
1.     Hz Ali evlatlarına (Ehl-i Beyt’e) düşmanlıkları
2.     Arap olamayan Müslümanları hor görmeleri yani ırkçılık yapmaları…
 
İSLAM’IN YAYILIŞI HARİTASI
Peygamberimiz Zamanı - Dört Halife Zamanı - Emeviler Zamanı - Abbasiler Zamanı
OKUMA: BATTAL GAZİ (ölümü: 740)
Battal Gazi, 8. yüzyılda Emevilerin Bizans'a karşı açtıkları savaşlarda "el-Battal" (kahraman) lakabıyla şöhret kazanmış bir emirdir. Türkler bu kahramanı çok sevmiş ve onu kendinden bir parça kabul etmiştir.
Battal Gazi destanından öğrendiğimize göre, O, Hz. Ali soyundan Hüseyin Gazi'nin oğludur. Fevkalâde güçlü ve zekidir. Daha çocukken dinî ilimleri çok kısa bir zamanda öğrenmiştir. Savaş usullerini çok iyi bilir. Abdülvehhâb Gazi tarafından kendisine ulaştırılan Peygamber'in tükürüğü sayesinde bütün dilleri konuşur. Keşiş kılığında manastırlara girip İncil'den vaazlar verir. Rahiplerle tartışarak onları mağlûp eder ve Müslüman olmalarını sağlar. Hızır ile yoldaştır; sıkışık zamanlarında ondan yardım görür. Aynı şekilde perilerle de dosttur. Devler ve cadılarla savaşır; okuduğu dualarla büyülerini bozarak onları yener. Ateşte yanmaz. Vahşi hayvanlar emrine girmiştir. Tabiat kuvvetlerine hâkimdir. Göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeleri aşar. Kullandığı silâhlar Rüstem ve Hamza gibi eski ünlü cengâverlerin silâhları, bindiği atlar onların atlarının soyundan gelen atlardır. Bunlarla kâfirlere karşı savaşır. Onları İslâm'a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür.
Battal Gazi, Hıristiyanların çok korktuğu bir cengâverdir. Anneler yaramazlık yapan çocuklarını onunla korkuturlar, çocuklarına onun kim olduğunu öğretmek için kiliselerinde resmini bulundururlar.
- 29 -
Battal Gazi, Malatya’da doğup, büyümüş olmakla beraber, savaşları Kayseri, Afyon, Eskişehir çevrelerinde olmuştur. Mezarı Eskişehir’in Sayitgazi ilçesindedir. Mezarını Alâeddin Keykubad'ın annesi bir rüya ile keşfetmiş, kocası Gıyâseddin Keyhusrev de, hanımının arzusu ile buraya bir türbe ve bir de mescit yaptırmıştır. Burası Anadolu Selçukluları devrinden itibaren kısa zamanda bir ziyaret yeri haline gelerek yerleşme merkezi olmuş ve bugünkü Seyitgazi kasabası kurulmuştur.
Battal Gazi, Türk gazi şahsiyetinin mükemmel bir örneğidir. O, Anadolu insanını gerek kahramanlığı gerekse evliya hüviyetiyle, öyle etkilemiş ki, hakkında yazılan destan sadece halk arasında değil, 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlıların Rumeli topraklarında başlattıkları fetihler ve mücadeleler çağında da gaziler arasında sevilerek okunmuştur. Aynı zamanda Anadolu dışında yaşayan Türk toplulukları arasında da sevilip, okunmuştur.
Battal Gazi hakkında çok sayıda roman yazılmış, film çekilmiştir. Bugünün Türkleri bile onları zevkle okumakta, seyretmektedir.
ISLAM TARİHİ – ENDÜLÜS EMEVİLERİ (715-1492)
Endülüs, Müslümanların İspanya'ya verdikleri bir isimdir. Günümüzde İspanya'nın güneyindeki bir eyaletin adıdır. İlk dönem İslam fetihlerinin uzantısı olarak 711 - 714 yılları arasında Müslümanların hâkimiyetine geçen Endülüs, coğrafî sınırları zamanla daralmakla beraber, 8 asır boyunca İslam ülkesi olarak kalmıştır.
Müslümanların İspanya’ya Geçişi
İspanya’yı elinde bulunduran Vizigotlar halka kötü davranıyordu. Halk da Müslümanlardan yardım istedi. Ziyad oğlu Tarık, ordusu ile Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya’ya girdi. Boğazı geçtikten sonra da, geri dönme ümidini ortadan kaldırmak için gemileri yaktırdı. Kadiks denilen yerde Vizigotlar ile savaşa tutuştu. Savaş sırasında bir ara ordusunda bozulma belirtisi gören Tarık, öne atılarak “Ey gaziler! Gafilce nereye kaçıyorsunuz? Önünüz düşman, arkanız deniz. Denizde boğulmayı mı, yoksa şehit olmayı mı istersiniz?” diye haykırdı. Bu sözle coşan İslâm ordusu Vizigotları ağır bir yenilgiye uğrattı (711). Daha sonra Toledo alınarak, Pirene Dağları’na kadar bütün İspanya fethedildi.
İspanya'yı fetheden Müslümanlar, 732 yılında Pirene dağlarını aşarak Fransa ya girdi. Frank ordusu ile karşı karşıya geldi. İki taraf arasında yapılan Puvatya Savaşı’nda Müslümanlar üstünlük sağlayamadı; geri çekildi Fransa alınamadı; İspanya da kalındı.
Endülüs tarihi başlıca altı ayrı döneme ayrılmaktadır.
1 - Valiler Dönemi (715-756)
Bu dönemde Endülüs, doğudaki Emevî Devleti'nin bir vilayeti olarak idare edilmiştir. En önemli gelişme, Müslüman fatihlerin Pireneleri aşarak Fransa’ya girmeleridir. Bunun dışında, Katolik kilisesinin Yahudi ve Aryanistler üzerindeki baskılarına son verilerek Endülüs'te yeni bir düzen oluşturulmaya gayret edilmiştir.
2 - Emeviler Dönemi (756 - 1031)
Doğudaki Emeviler örnek alınarak Endülüs 756 senesinde bağımsız devlet haline getirildi. Kahire, Mekke, Medine, Şam gibi ilim merkezlerine öğrenci gönderildi. Bu merkezlerdeki ilmî gelişmeler Endülüs'e aktarıldı. Bu dönemde, Avrupa'da papazlar dışında okuma yazma bilen zor bulunurken, Endülüs halkının tamamına yakını okur yazardı. Başkent Kurtuba bir ilim merkezi haline gelmişti. Halk huzur içindeydi. Sağlanan hoşgörü sayesinde cami, kilise ve havra yan yana kavgasız yaşama imkânı buldu. Sonuç olarak Endülüs, bu dönemde Avrupa'nın en güçlü devleti olmuştur.
3 - Küçük Sultanlıklar Dönemi (1031-1090)
1031’de iç karışıklıklar çıktı ve Endülüs, şehir devletçiklerine bölündü. Buna rağmen medeniyetteki yükseliş devam etti. Edebiyat, felsefe astronomi ve tıp alanında önemli gelişmeler olmasına rağmen, siyasî bölünmüşlük yüzünden Endülüs’ün ikinci büyük şehri Tuleytula 1085’de Hıristiyanların eline geçti. Endülüslüler Kuzey Afrika'dan yardım istemek zorunda kaldılar.
4 - Murabıtlar ve Muvahhidler Dönemi (1090 - 1228)
Endülüslülerin yardımına koşan Kuzey Afrika'daki Murabıtlar, 1147 senesine kadar Endülüs'ü kendilerine
- 30 -
bağlı bir vilayet olarak idare ettiler. Bu tarihten sonra idare, yine Kuzey Afrika'dan gelen Muvahhidlere geçti. Bu dönem Haçlılara karşı savunma savaşlarıyla geçti ama medeniyet alanındaki gelişmeler durmadı. Avrupa'yı derinden etkileyen İbni Rüşd (Averros), İbni Bace (Avempace) ve İbni Tufeyl gibi âlim ve filozofların yetişmesi bu döneme rastlar.
5 - Gırnata Emirliği (1231 -1492)
Muvahhidler idaresinin 1228 de yıkılması üzerine Hıristiyan İspanya, Endülüs toprakları üzerinde hızlı bir işgal hareketi başlattı. Kendilerini savunacak gücü kaybeden Endülüslüler güneydeki Gırnata, Malaga ve Meriyye dışındaki toprakları kaybettiler. 1231 yılında Nasrîler sülâlesi, elde kalan bu topraklarda bağımsızlıklarını ilan ettiler. Beni Ahmer Devleti olarak da bilinen bu küçük sultanlık, yürüttüğü siyaset sayesinde iki buçuk asır daha ayakta kalmayı başardı. Gerek İslam, gerekse dünya mimarisinin en gözde eserlerinden biri olan Elhamra Sarayı bu döneme aittir. 1490 senesinde Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan Gırnata, 1492 de yapılan bir anlaşma ile Müslümanların dinî ve insanî hakları teminat altına alınması şartı ile teslim oldu. Bununla, sekiz asırlık İslam ülkesi Hıristiyanların eline geçti.
Haçlıların desteği ile başa geçen son Gırnata emiri Abdullah, yine onlar tarafından tahttan indirilip, şehir işgal edilirken kendini tutamayıp ağlaması üzerine annesi şöyle demişti: “Ağla oğlum ağla! Erkekler gibi vatanını savunamayanlara, böyle karılar gibi ağlamak düşer.”
6 - Moriskolar (1492 -1609)
Bunlara “Gizli Müslümanlar” denir. Gırnata sultanlığının yıkılmasıyla İspanya'da çok sayıda Müslüman kalmıştı. 1497 senesinde Katolik kıral Ferdinand ve kıraliçe İzabella, yaptıkları anlaşmayı hiçe sayarak, kalan Müslümanların zorla Hıristiyan yapılmasına karar verdiler. Müslümanları kapalı mekânlara koyarak, üzerlerine vaftiz suyu serpip, Hıristiyan olduklarını ilan ettiler. Kur'an-ı Kerim ve diğer Arapça eserler toplatıldı. Kütüphaneler boşaltıldı. Millî kıyafetleri yasaklandı. Çocuklara Arapça öğretilmesi yasaklandı. Camiler kiliseye çevrildi. Karşı çıkanlar Engizisyon’a (Katolik inancına uymayanları vahşice cezalandırma mahkemesi) sevk edildi. Üç binin üzerinde Müslüman, kazığa oturtularak veya yakılarak öldürüldü. Bütün bunlara rağmen Müslümanlar, dıştan Hıristiyan gibi görünseler de, dinî hayatlarını gizlice devam ettirebildiler.
1609 yılında, İspanya sınırları içindeki Müslümanların dışarı çıkarılmasına karar verildi. 1609-1614 yılları arasında “Endülüs’ten sürülenlerin 60 bini Fas’a, 65 bini Cezayir’e, 55 bini Tunus’a, 40 bini de İzmir, İstanbul ve Bosna’ya yerleşti. 10 bin kadar Endülüs Müslüman’ı dünyanın çeşitli yerlerine dağıldılar. Sürülenlerin 70 bin kadarı nakliyat sırasında denizlerde ölürken, 30 bin kadarı da İspanya’ya geri dönmeyi başardılar.” Bugün İspanya’da, asıllarının Müslüman olduğunu bilen yüz binlerce insan yaşamaktadır. İspanya Müslümanlarının son önderi 1936 yılında, sokak ortasında vurulmuştur.
İSLAM TARİHİ – ABBASİLER DEVRİ (750-1258)
Abbasiler, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas'ın neslinden geldikleri için bu isimle anılmışlardır.
Son Emevî halifesi Mervan'ın öldürülmesiyle Emevî hanedanı son bulmuş, Ebûl Abbas Abdullah'ın, Irak'da halifeliğini ilan etmesiyle Abbasiler devri başlamış oldu. Ebûl Abbas'ın halifeliği Endülüs hariç bütün İslam ülkelerinde kabul edildi; zamanında, iç isyanların hepsi bastırıldı.
İkinci Abbasi halifesi Mensur, Bağdat şehrini kurup başkent yaptı. Mensur'un vefatı üzerine yerine oğlu Mehdî geçti. Mehdî dönemi devletin kuvvetlendiği, ticaret emniyetinin sağlandığı, mahkemelerin kurularak adalet işlerinin temelleştirildiği bir dönem oldu. Mehdî ölünce yerine oğlu Hadi halife oldu.
Hadi'den sonra halife olan Harun Reşid zamanı (786-809) Abbasilerin en parlak devri olmuştur. İslam orduları Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslardan Orta Afrika'ya kadar fetihler yapmıştır. Bu dönemde, ilim ve sanat sahiplerine her türlü imkân sağlanmış ve Bağdat, dünyanın en meşhur şehirlerinden biri olmuştu.
Bu durum, Avrupalıların da dikkatini çekmiş ve halife ile kırallar arasında elçiler gelip, gitmiştir. Harun Reşid, Fransa kıralı Şarlman'a bir çalar saat hediye etmiş; saatin kendi kendine çaldığını gören Avrupalılar çok hayret etmiş ve içinde şeytan var diyerek onu bir odaya hapsetmişlerdir.
Harun Reşid'den sonra gelen halifeler zamanında, iç karışıklıklar yüzünden devlet idaresi zayıfladı. Şiî Fatımîler, Mısır'da Devlet kurdular. İranlı Şiî bir hanedan olan Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettiler. 110 yıl Bağdat
- 31 -
onların elinde kaldı. Halifenin esirden farkı yoktu. Bu sırada İran'da güçlü bir devlet kurmuş olan Türk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat'a girerek halifeyi Şiî baskısından kurtardı.
Selçuklulardan sonra, Cengiz Han'ın torunlarından Hülâgu, 1258 senesinde İslam memleketlerine saldırarak Bağdat'ı kuşattı. Çaresiz kalan halife Mu'tasım, teslim oldu. Hülâgu, halifeyi yanındakilerle birlikte idam ettirdi. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir vahşilikle, 400.000'den fazla Müslüman’ı kılıçtan geçirildi. Mescidler ve medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca dinî ve ilmî eserler yakılarak Dicle nehrine atıldı.
Bu sırada, Suriye ve Mısır’ı içine alan Türk Memluk devleti en güçlü çağında idi; başlarında da, bütün Türk tarihinin en büyüklerinden Sultan Baybars bulunmaktaydı. O, son halifenin oğlu Ebu-l Kâsım Ahmed’i Mısır'a getirtti ve onu halife yaptı. O tarihten sonra halifeler devlet başkanı değildirler.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethedince son Abbasî halifesi 3. Mütevekkil, kendi arzusuyla halifeliği ona teslim etti (1516).
OKUMA: HORASANLI EBU MÜSLİM (722-756)
Dört Büyük Halife’den sonra İslam devletinin başına geçen Emeviler, Türk yurtlarına saldırıyor, onların mallarını alıyorlardı. Maksatları İslam’ı yaymak değil, toprak mal ve esir almaktı. Esareti kabul etmeyen Oğuz Türkleri, içlerinden yüce bir kahraman olan Horasanlı Ebu Müslim’i çıkardılar.
Bu kahramanın hayatı, hakkında pek az bilgi vardır. Fakat Türk halkı arasında Ebu Müslim, bir destan kahramanı olarak asırlarca yaşamıştır.
Bu millî kahramanımızın maceralı hayatı – özetle – şöyledir:
Emevilerin Türk topraklarını almaya çalıştığı günlerin birinde; Horasan illerinin üç Türk başbuğu zincire vurulmuş; Şam’da oturan Emevî hükümdarına götürülmektedir. Bu esirlerin ardına Mahvan köyü halkı takılmış, feryat ediyorlar.
Bu üç esirden biri Osman adlı bir Oğuz Beyi idi. Osman’ın babası Çinlilerle yaptığı bir savaşta yenilip, geri dönerken Ceyhun nehrinde boğulmuş, ailesi de yurtlarını terk ederek Merv şehri yakınında bulunan Mahvan köyüne yerleşmişler… Oymağın başına da Osman geçmişti. Emevilerin bu yerleri almak istemesi üzerine Osman bunlarla mücadeleye girişti; sonunda esir düştü.
İşte, Emevî askerlerin götürdüğü beylerden biri bu Türkmen başbuğu idi. Onun bir sözlüsü vardı. Osman zincire vurulunca bu kızcağız deliye döndü. Yaya olarak kafilenin arkasına takıldı. Yanına aldığı para ve mücevherleri, dünya malına düşkün olan Emevî askerlerine vererek nişanlısını kurtardı. Osman, sözlüsüyle Azerbaycan’daki bir akrabasının yanında kaçtı ve orada evlendi. Bir müddet sonra da, eski yurdu Horasan’ın ne olduğunu anlamak için o tarafa gitmeğe karar verdi. Eşini akrabasına bırakarak, yola çıktı. Aylar geçtiği halde ondan bir haber alınamadı. O sıralarda eşi bir oğlan çocuk dünyaya getirdi. Adını Abdurrahman koydu. İşte Türk tarihinde büyük bir şöhret kazanan Ebu Müslim-i Horasanî bu çocuktur. Abdurrahman Ebu Müslim, hicretin 100. miladın 722. yılında Azerbaycan’nın Kayık köyünde doğmuştu. Ebu Müslim’in babası, bir daha yuvasına dönemedi. Çünkü onu Emevî valisi Yezit yakalatarak idam ettirmişti. Günler geçti. Ebu Müslim yavuz bir delikanlı oldu. Onun yiğit hallerinden herkes büyük bir adam olacağını sezmekte idi. Günün birinde annesinden babasını sordu. Annesi de, “Babanı, topraklarımızı elimizden alan düşmanlar öldürdü!” dedi.
Bundan sonra, ailenin en kıymetli bir yadigârı olan Oğuzname’yi oğluna uzattı. Ebu Müslim, bu destanı başından sonuna kadar dikkatle okudu. İşte Ebu Müslim’i, millî bir kahraman yapan bu Oğuzname (Oğuz Destanı) olmuştur.
Bir müddet sonra sevgili annesini de kaybeden Genç Müslim, yakınlarına veda ederek ata yurdu olan Horasan’a döndü. Bir ayakkabıcının yanına işçi olarak girdi. Ebu Müslim, Türkleri esir eden Emevilerin memleketini görmek merakına düştü. Fakat fakir olduğundan uzak yerlere gitme imkânı yoktu. Günün birinde karşısına bir fırsat çıktı. Babasının dostlarından biri, Horasan’dan birçok kişi ile hacca gidiyordu. Ona yalvararak bu heyete katıldı. Uzun bir yolculuktan sonra Mekke’ye geldiler. İşleri bitince, Peygamber soyundan Muhammed bin Ali’yi ziyarete gittiler. Ebu Müslim, Muhammed bin Ali’nin dikkatini çekti. Onun kim olduğunu sordu; anlattılar. Muhammed bin Ali, şunları söyledi:
- 32 -
”İşte bu delikanlı yılın kahramanı olacak. Siyah bir bayrak açarak büyük bir ordu toplayacak, Muhammed neslini mahveden Emevî saltanatını yıkacak, Hazret-i Resul’ün neslini başa geçirecektir. Size öğüdüm şudur ki, bu delikanlı ne zaman isyan bayrağını açacak olursa, ona yardıma koşun. Eğer ben ölürsem, oğlum Ebü’l Abbas’ın etrafında toplanın!” Ebu Müslim’in ruhunda Türk illerini esaretten kurtarmak, Peygamber nesline zulmedenlerden intikam almak arzusu doğdu. O’na, Hz. Ömer neslinden İmam İbrahim çok yardımda bulunuldu. O, Müslim’i 746 yılında Horasan'a gönderdi.
Emevîlerin Horasan valisi Nasır, Abbasilerin uzun zamandan beri ihtilal hazırlığı içinde olduklarını hükümdara bildirmiş, fakat Mervan oralı olmamıştı. Horasan'da Arapların ırkçı yönetiminden memnun olmayanlar çoktu.
15 Haziran 747 tarihinde, Emevî karşıtlarının toplu halde bulundukları Sikazenç'te, İmam İbrahim'in gönderdiği siyah bayrak açıldı. O gün Ramazan bayramı idi. Bayram hutbesi Abbasiler namına okundu. Ebu Müslim, çoğunluğu Arap olmayan, etrafındakileri Kur'an ve Sünnet üzerine yemin ettirerek Hz. Peygamber sülâlesinden birine biate davet etti.
Gelişmeler Arapları birleştirdi ise de, uzun zamandır süregelen düşmanlıklar, birlikte hareket etmelerini önlüyordu. Bundan faydalanan Ebu Müslim, fazla zorluk çekmeden Merv'e girdi. Vali Nasır bir şey yapamadı. Horasan’ın büyük bölümü Ebu Müslim’in eline geçti. Nasır ise Nişapur'da tutunmaya çalışıyordu. Abbasî ordusu, Tus yakınında Nasır'ın birliklerini yendi. Horasan'da Emevî kuvvetleri çökmüştü. Nasır daha fazla dayanamayacağını anlayınca Haziran 748 tarihinde Nişapur'u terk etti. Bir müddet sonra Ebu Müslim karargâhını Merv'den Nişapur'a nakletti. Nasır, Kumis'te tekrar bunların karşısına çıktı. Halife Mervan’ın gönderdiği yardımcı kuvvetler yetişmeden, 1 Ağustos 748 tarihinde Nasır tekrar yenildi. Kumis, Rey ve Hemedan şehirleri ele geçirildi. 749 yılında Nasır, son bir gayretle İsfehan'da tutunmaya çalışıyordu; oradan da atıldı. Artık Abbasî birliklerine Irak yolu açılmıştı.
Abbasî ordusu 2 Eylül 749 tarihinde Kûfe'ye girdi ve Ebû'l Abbas adına biat alındı. Abbasî ailesinden bir başka ordu da kuzeyden Suriye'ye doğru ilerliyordu. Halife Mervan, 16 Ocak 750’de Zab suyu kenarında bu orduyu karşıladı. Yapılan savaşı kaybeden Mervan, önce Şam’a, oradan da Mısır’a kaçtı. Kendisini takip edenler ona yetiştiler. Yapılan savaşı yine Mervan kaybetti ve öldürüldü. Böylece 90 yıllık, zulümlerle dolu Emevî hanedanı son buldu.
- 33 -
II) BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI - BATI TÜRK İLİ TARİHİ
NASIL MÜSLÜMAN OLDUK?
Türklerin İslamiyet ile tanışması Peygamberimiz zamanına kadar uzanır. İlk İslâm şehidi Hz. Sümeyye'nin, emsalsiz kılıçlar yapan Süreyç ailesinin Türk olduğu; Peygamberimizin bir Türk çadırında itikâfa çekildiği, Türkleri takdir eden çok sayıda hadisi bulunduğu göz önüne alınacak olursa, atalarımızın Asr-ı Saadet'den başlayarak, İslâm'a geçtiği anlaşılır. (Geniş bilgi için, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı'nın “Saadet Asrında Türkler” isimli eserine ve diğer kitaplarına bakılabilir.)
Asıl İslamlaşma, Emevî ordularının Aşağı Türkistan'a girmesinden sonradır. Türkler sınır boylarında İslam Dini'ni tanıma fırsatı buldukça onu benimsiyorlardı. Hazar Türkleri 732’de, İslam’ı resmen kabul etmişlerdi. Arapların ırkçılıkları onları İslam’dan soğuttu; 800’lerde İslam’dan ayrıldılar. Karay Türkleri Hazarların torunlarıdır. Bunu saymazsak ilk Müslüman olan Türk devleti İtil (Volga) boyunda yaşayan Türklerin kurmuş oldukları Bulgar Devleti oldu. (Bunlar Kama veya Çulman adı ile de anılırlar.) İtil Bulgarları’nın hükümdarı Almış Han, Bağdat’daki Abbasi halifesinden din adamı ve kale yapmasını bilen insanlar istemişti. İstenen insanların 922 yılında Bulgar başkentine geldiği bilinmektedir. (Volga Bulgarları’nın bu tarihten biraz önce Müslüman olduğu anlaşılıyor.)
Bulgar Türkleri ilk yıllarda, eski örf ve adetlerini, bazıları İslam'a uymasa da devam ettiriyorlardı, ama İslamiyet konusunda çok samimi idiler; geceler kısa olduğu için, sabah namazını kaçırma korkusuyla çok defa hiç uymuyorlardı. Bunlar aynı zamanda, Müslüman olmayan komşu Türklerle savaşıyordu. Başkurtlar o sırada Hıristiyan olacakken, Bulgarlar bunu engellemiştir.(İtil Bulgarlarından önce, hanedan ve ordu hâkimiyetine dayalı, Tolunoğulları, İhşidler, Sacoğulları gibi Müslüman Türk devletleri olduğunu da bilelim.)
Aşağı Türkistan bölgesinde (Aral Gölü’ne dökülen Ceyhun havzası) Müslüman Türk nüfusu gitgide artıyordu; bazı şehirlerin nüfusu çoğunlukla Müslüman olmuştu. Burada yaşayan Türkler, soydaşlarının Müslüman olması için, ülkelerine akın eden gazilere mal ve para yardımında bulunuyorlardı. Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman oldukları görülüyordu. Müslüman nüfusunun kabardığı Türk şehirlerinde İslam medeniyeti de ilk büyük meyvelerini vermeye başlamıştı; buralarda büyük âlimler ve dindarlar yetişiyor, bunlar Müslümanlığın yüksek medeniyetini temsil eden kimseler olarak İslam'ı sevdiriyorlardı.
Türklerin Müslümanlığa girmeleri uzun zaman içinde ve yavaş yavaş devam etmiş, 10. yüzyılda ise çok büyük bir hız kazanmıştır. Aslında bu gecikmenin sebeplerinden biri, Emevilerin İslâmiyet'den çok, Arap hâkimiyetine önem vermeleri ve Aşağı Türkistan bölgesinde yeni bir dinin habercileri gibi değil de, işgal ordusu gibi davranmalarıydı. (Hazarları kızdıran durum) Kendilerini kabul ettirmek için çok da insan öldürmüşlerdi.
Türklere (Türgiş kağanına) ilk Müslümanlık teklifi 8. yüzyıl ortasında geldiği halde buradaki Türklerin devlet halinde Müslüman olmaları ancak iki yüzyıl sonra, Karahanlılar zamanında mümkün olmuştur. Halkın Müslümanlığı, Abbasi hilafetinin başladığı 750 yılından sonra iyice artmıştır. (Türklerle Araplar ilk defa Hz. Ömer zamanında karşılaşmıştı. Peygamberimiz, “Türkler size ilişmedikçe, siz de onlara ilişmeyin!” demiş olduğu için Halife, ordularının Türk topraklarına girmesine izin vermemişti.)
Göktürklerin, Çin hileleri ile ikiye bölündüğü ve zayıfladığı 640 – 680 yılları arasında Türk toprakları onların işgaline uğradı. Batı sınırlarında oturanlar da Arap-Emevî ordularının baskısıyla karşılaştılar. Türkistan ve Afganistan bölgesindeki Türk beyleri Arapların ilerleyişini durdurdu. Fakat kendi aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden zayıf düşünce bundan faydalanan Emevî kumandanı Kuteybe, Semerkant ve Taşkent'i işgal etti. Bu şehirlerdeki ilk camilerin yapılmasıyle Türkler, İslam Dini'ni görerek öğrenmeye başladılar. İkinci Göktürk Hanedanı kurulup, Türk devleti kuvvetlenince, Emevî ordularının ilerlemesi durdu, Kül Tigin buralara kadar gelerek batı sınırlarını güvenlik altına aldı.
Göktürklerin 745'te Uygur ve Basmıl Türkleri tarafından yıkılması üzerine Arapların karşısında sadece Türgiş Kağanı Sulu kaldı. O da, kumandanlarından biri tarafından öldürülünce, Türk ülkeleri, doğudan ilerleyen Çin ile batıdan ilerleyen Arap kuvvetleri arasında bir çekişme konusu haline geldi. Tam o sırada Emevî Hanedanı iktidardan atılarak yerine Abbasiler geçti ve Arapların Türkistan siyaseti yumuşadı. Öbür yandan büyük Çin ordusu Taşkent'e kadar gelmiş, Çinliler, Taşkent Beyi Bağatur Tudun'u hile ile öldürmüşlerdi. Bağatur Tudun'un oğlu Araplardan yardım istedi. Ziyad komutasında gelen Abbasi ordusu Talas şehri yakınında Çin ordusuyla karşılaştı. Çinliler galip gelirse, Türkler belki her şeylerini kaybedeceklerdi. Araplar galip gelirse Türklerin intikamı alınmış olacaktı.
751 yılında Arap ve Çin orduları Talas yakınlarında karşılaştı. Çinliler sayıca çok üstündü. Araplar da hiç bilmedikleri bir milletle savaşıyorlardı; zorlanmaya başladılar. Türk-Karluk Bey'i savaşı tepeden seyrediyor ve
- 34 -
Arapların galip gelmesini istiyordu. Müslümanların zorlandığını görünce, emrindeki süvari birliklerini savaş meydanına sürdü. Akşama kadar Araplar ile Karluklar, Çin ordusunun tamamını yok ettiler.
Talas Savaşı'nın sonucu olarak Müslümanlık Aşağı Türkistan'da tutunmuş ve Türkler de Çin tehlikesinden uzun bir zaman için kurtulmuş oldular. Artık Araplar ile barışmaz bir düşmanlıkları yoktu.
Araplar, Aşağı Türkistan'a gelince Türklerin ahlâkî güzelliklerini, idarecilik ve askerlikteki üstünlüklerini gördüler. Bunların şöhreti ta uzak İslam beldelerine kadar yayıldı. Herkes Türklerden bahsediyordu. Müslümanlar arasında, Türkler İslamiyet'e girdikleri takdirde artık hiçbir gücün İslam'a karşı çıkamayacağı inancı doğmuştu. Hz. Muhammed’in Türkleri öven müjdeli sözler söylediği ortaya konuluyor, bazı Kur'an ayetlerinde Türklerin anlatıldığını söyleniyor, Kur'an'da adı geçen Zülkarneyn, Oğuz Kağan’dır deniliyordu. Kaşgarlı Mahmud, Araplara Türkçe öğretmek için “Divan-ı Lügat’it Türk” adı ile bir kitap yazdı. Burada, iki kutsî hadisten bahsediyordu:
"Cenab-ı Hak diyor ki: Benim Türk adını verdiğim ve Doğu'da yerleştirdiğim askerlerim vardır ki, bir kavme karşı gazaba gelecek olursam, Türk askerlerimi o kavme hücum ettiririm". Ve “Türk dilini öğreniniz, çünkü Türkler in çok uzun zaman sürecek bir hâkimiyetleri vardır."
Arap edebiyatçıları ve tarihçileri de Türkler hakkında övgü dolu şeyler yazmışlardır. Bunlardan Cahiz, “Türklerin Faziletleri” adlı kitabında şöyle demektedir: "Savaş sanatı Türk'e, bilgi, tecrübe, siyaset ve sair yüksek vasıflar kazandırmıştır. Türk daima sözünde durur ve hile bilmez. Türk hakanı hileyi sadece savaşta yapar. İkiyüzlü olanları en kötü insan sayar. Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir millet yoktur. Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına ve dillerine çok bağlıdırlar. Düşmanlarını esir alınca onlara iyilik ve ikramda bulunurlar."
9. yüzyılın ortalarında Abbasi ordusunda çok sayıda Türk vardı. Abbasiler de Emeviler gibi Türkleri İslam-Bizans sınırına yerleştirerek, onları Hıristiyanlara karşı sınır bekçileri yaptılar. Böylece Türkler, Selçuklu akınından çok önceleri Anadolu'ya gelmiş ve oralarda yerleşmiş oluyorlardı. Bizim halkımızın çok okuduğu ve sevdiği Battal Gazi Destanı işte bu akıncı Türkler devrinden kalma bir destandır.
Karahanlılar zamanında çok sayıda Türk kitlesi bir anda İslâm'a girdi ve İslâm, devletin resmî dini olarak kabul edildi. Bu hadisede Satuk Buğra Han’ın payı büyüktür. O, Samanoğlu beylerinden Ebu Nasır eliyle İslam’ı bulmuştu. Bu kişi Peygamber'i rüyasında görmüş ve ondan şu emri almış: "Kalk, Türkistan’a git! Oranın Tigin'i Satuk Buğra Müslüman olmak için seni bekliyor."
Ebu Nasır, Endican'a gelerek 12 yaşındaki Satuk Buğra ile görüşmüş ve ona Müslümanlığı öğretmiştir.
Satuk Buğra Han Müslüman olduktan sonra "Abdülkerim" ismini aldı. Karahanlıların İslâm’ı seçmesi ile bütün Asya'da Çin sınırlarını da aşan bir İslamlaştırma hareketi başladı. Daha sonra Türklerin tamamı Müslüman oldu. Bugün sayıları 250 milyondur.
Türklerin Gök Tanrı inancıyla (Şamanizm değil), İslamiyet arasında benzerliklerin bulunması onların İslam’ı güçlük çekmeden kabul etmelerine yol açmıştır. Türkler, Tek Tanrı ile birlikte Cennet ve Cehennem'e inanırlardı. Üstelik İslam'ın gaza ve cihada verdiği önem onların hayatlarına ve dünya görüşlerine de uygun düşüyordu. Türkler dünyanın idaresinin Tanrı tarafından kendilerine ısmarlandığına inanırlardı. İslam'a girmekle onlar Allah'ın askeri oldular. Cihan hâkimiyeti ülküleri, Allah adına, âleme nizam vermeye dönüştü.
Türklerin Müslüman olmaları hem İslam tarihi, hem Türk tarihi bakımından, hem de bütün dünya için pek önemli bir olaydır. Türkler bu sayede birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk yok gibidir. Müslüman olunca kendini kaybedip yok olan bir Türk topluluğu da mevcut değildir. Ama Türk soyundan gelmiş birçok topluluk vardır ki, bunlar İslam'dan başka dinlere girmekle hem dillerini, hem köklerini unutmuşlar ve kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları buna misaldir. Şimdiki Bulgarların Türklük ile en ufak bir ilişkisi kalmamıştır.
İslam olmaları sayesinde Türkler kendilerini tarih sahnesinde üstün millet olarak devam ettirmenin de yolunu buldular. Müslüman olunca, o sırada teşekkül halinde bulunan İslam medeniyetine katıldılar ve bu medeniyet oluşturan üç milletten biri oldular. İslam cephesine girmiş olmaları onları Asya bozkırlarından Yakındoğu'ya getirdi ve orada yerleşmelerine vesile oldu. Bizim, Orta Asya'da kalan amca çocuklarımız bir çıkmaz sokak içinde kaldılar, eski medeniyetlerini bitirip tükettikten sonra, herhangi bir gelişme fırsatı bulamadılar. Son yıllarda o bölgede de sevindirici hamleler görülmektedir. (Onların durumu 2. Kitap’da ele alınacaktır.)
Öbür yandan İslam Âlemi de, Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu. Türkler İslam'ı kendileri için bir millî din haline getirdiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslam'ın düşmanlarına karşı korunması işini tek başına yüklendiler.
- 35 -
6. KARAHANLILAR (940 - 1040 = 100 yıl)
Millî tarihimizin en önemli hâdisesi, İslâm’ı Büyük Türk Hakanlığı’nın resmî dini olarak kabul edişimizdir. Bu inkılâbı, 945 yılında, yani Miraç’dan 333 yıl sonra, Satuk Buğra Han (901-955) eliyle Karahanlılar yapmıştır.
Satuk Buğra 920 yılında bir Samanoğlu şehzadesi eliyle İslâm’ı kabul etmişti. O zaman büyük hakan olan amcasını İslâm’a davet etti. Kabul etmeyince, savaştılar, amcası yenildi. Satuk Buğra büyük hakan oldu. Her tarafta İslam anlatılmaya başlandı. Öyle ki, ölümünün üzerinden daha beş yıl geçmişti ki, oğlu Baytaş’ın da büyük gayreti ile 960 yılında iki yüz bin çadırlık Türk topluluğu Müslüman oldu. Sonra diğerleri…
Karahanlılar, Türkler’in Yağma boyundandır. Uygurlarla beraber, onların idaresi altında Ötüken’de yaşamakta iken, Kırgızlar tarafından yurtlarından çıkartılınca, Doğu Türkistan’a indiler ve Kaşgar yöresine yerleştiler. Uygurların batı kolu gibi idiler; onların zayıflaması ile bağımsız hareket etmeye başladılar. İslâm Dini’ni resmen kabul etmeleri ile de mücadele azimleri arttı ve Büyük Türk Hakanlığı içerisinde en güçlü hânedan oldular. 999’da Samanoğullarını yıkınca Türkistan’ın tamamı ellerine geçti.
KARAHANLI DEVLETİ HARİTASI
Karahanlılar kendilerinin, meşhur Alp Er Tunga soyundan olduğuna inanırlardı. Bu sebeple onlara “Âl-i Afrâsiyâp” denmiştir. Alp Er Tunga’ya İranlılar Afrasiyap derlerdi.
Karahanlıların en büyük hizmeti, İslam’ı devletin resmî dini yapmış olmalarıdır. İkinci büyük hizmetleri, devleti iyice batıya çekmeleridir. Türk milletine üçüncü mühim hizmetleri ise, ilim ve edebiyat sahasında olmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1.     Türklerin İslâm’ı ana kaynağından öğrenmesi için ilk Kur’an tercümesi 961-974 yılları arasında Karahanlılar zamanında yapılmıştır.
2.     Saadet veren bilgi, devlet yönetme bilgisi demek olan, meşhur Kutadgu Bilig 1069 yılında yazılmıştır. Yazarı Yusuf Has Hacip’dir.
3.     Millî kültürümüzün temel eserlerinden olan Divan-ı Lügati’t Türk 1074 yılında tamamlanıp, Abbasî halifesi Muktedîbillah’a takdim edilmiştir. Bu kıymetli eser, Araplara Türkçe öğretmek gayesi ile yazılmıştır. “Türk Dillerinin Sözlüğü” demektir. Yazarı, Karahanlı ailesinden Kaşgarlı Mahmut’dur.
4.     Türklerin İslamlaşmasında, Anadolu’nun Türkleşmesinde birinci derecede pay sahibi olan Ahmet Yesevî de Karahanlı ikliminin ürünüdür. Ahmet Yesevî’nin kurduğu Yesevîye tarikatine ve eseri Divan-ı Hikmet’e çok şey borçluyuz.
5.     Edip Ahmet tarafından yazılan ve “Hakikatlerin Eşiği” mânâsına gelen “Atabetü’l Hakayık” isimli eser de Karahanlıların milletimize hediyesidir. Bu bir nasihatnamedir, dinîmizin, büyüklerimizin övgüsüdür.
6.     Sözlü kültürümüzün büyük eserlerinden olan 400 000 beyitlik Manas Destanı da yine Karahanlılar zamanında teşekkül etmiştir.
7.     Bugün elde bulunmayan “Kaşgar Tarihi” isimli bir eser daha yazılmıştır.
8.     Karahanlı sahasında 300’ün üzerinde hukukçu yetişmiş ve 350 eser bırakmışlardır.
 
- 36 -
Bu dev şahsiyetlere milletimiz şükran borçludur; bıraktıkları eserlerse millî kültürümüzün şaheserleridir. Onlar olmasa idi, biz de kuzey Afrika kavimleri gibi kaybolabilirdik.
Karahanlıların, Büyük Hakanlık süresi bir asır kadar devam etti. 1040 yılında hâkimiyet Selçuklulara geçti. Buna rağmen Karahanlılar, Doğu, Batı ve Fergana olmak üzere üç ayrı kağanlık halinde 1212’ye kadar hayatlarını devam ettirdiler. Yerlerine, önce Harzemşahlar, sonra da Cengizoğulları sahip oldu.
OKUMA: SATUK BUĞRA HAN DESTANI
Hz. Muhammed, kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği Miraç Gecesi"nde, gök katlarında, kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail : "Bu peygamber değildir. Bu 333 sene sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh "Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını alacaktır.
Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra, her gün İslâmiyet’i Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Türk başlıklı, silâhlı, kırk atlı göründü. Bunlar Satuk Buğra Han ve arkadaşları idiler; selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, dünyaya geldi. Satuk Buğra Han'ın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini istediler. Satuk Buğra’yı, annesi: "O daha bebek, Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek kurtardı.
Satuk Buğra Han, 12 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başladı. Avda oldukları günlerden birinde bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaştı. Kaçan tavşan durdu ve bir ihtiyar insan görünümü kazandı. Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona, Müslüman olmasını öğütledi ve İslâmiyet’i anlattı. Satuk Buğra Müslüman oldu ve Kaşgar hükümdarı olan amcasından İslâmiyet’i kabul etmesini istedi. Kaşgar Hanı, Müslüman olmayacağını söyleyince, Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarıldı ve hükümdar toprağa gömüldü. Satuk Buğra Han hükümdar oldu ve Türk ülkeleri onun idaresinde İslâmiyet’i kabul etti. Satuk Buğra Han, ömrünü Müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkıbelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrı'dan davet alarak Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
7. BÜYÜK SELÇUKLULAR
A) Oğuzlar Hakkında Kısa Bilgi
Oğuz adı ilk olarak, Orhun Kitabeleri'nde geçmektedir. Buna göre onlar, birleşik Göktürk hükümdarlığının ikinci devresinde (681–745) devletin ikinci unsuru olarak Ötüken’in doğusunda, Baykal gölünün güneyinde, Tuğla ırmağı kıyılarında dokuz boy halinde yaşamaktadırlar. Uygurlar zamanında da (745 – 940) durumları değişmemiş, ancak batıya doğru kayarak Seyhun-Aral-Hazar bölgesine yayılmışlardır.
Oğuzlar, Seyhun bölgesinde Boz-Ok, Üç-Ok şeklinde iki kol halinde yaşamaktadırlar. Müşterek hükümdarları “yabgu” unvanını taşımakta ve Seyhun’un Aral’a döküldüğü yere yakın Yenikent’de oturmaktadır.
Oğuzlar 10. asrın ortasından itibaren Müslüman olmaya ve yerleşik hayata geçmeye başladılar. Müslüman olan Oğuzlara Türkmen (Türk-i iman, yani iman etmiş Türk) dendi. Aynı çağlarda çok güçlü bir de devletleri vardı; adı da, “Oğuz Yabgu Devleti” idi. Oğuzlar kimseye baş eğmemiş, hep bağımsız yaşamışlardır.
Oğuz Yabgu Devleti’ni 11. yüzyıl başlarında Kıpçaklar yıkarak yerlerine sahip oldular. Yurtlarını kaybeden Oğuzlar daha batıya kayarak, Hazar Denizi’nin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyine geldiler. Yine Kıpçakların baskısı ile oradan Tuna boylarına, 1065’lerde de, birkaç kol halinde Balkanlara indiler. (Bunların önemli bir kısmı 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda kardeşleri olan Selçuklu Oğuzlarının safına geçtiler.)
Anayurtlarında kalan Oğuzlar, dünyanın kaderini değiştirecek hadiselere hazırlanıyorlardı.
B) Selçukluların Ortaya Çıkışı
Selçuklu sülalesinden bilinen ilk isim Demir Yaylı Dukak... Kendisi, Oğuz Yabgu devletinde, yabgudan sonra gelen kişi... Yabgunun bir Türk topluluğu üzerine yapmak istediği sefere itiraz etmiş, bunun üzerine çıkan tartışmada, gürz ile yabguya vurmuş ve onu atından aşağı yuvarlamıştır. Bu hadisenin 875 - 885 yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Dukak hakkında başka bilgi yoktur.
- 37 -
Aileden bildiğimiz ikinci isim Dukak’ın oğlu Selçuk Bey’dir. Babası öldüğünde 18 yaşında idi. Yabgu onu yanına aldı, yetiştirdi ve sübaşısı (ordu komutanı) yaptı. Sonra yabgu ile arası açıldı, ondan koptu. Başta Kınık boyu olmak üzere, kalabalık bir cemaatle ve çok büyük miktarda hayvanla güneye, Cend şehrine geldi. Bu göç 960’larda yapılmıştır.
Bu yıllar Türklerin kitleler halinde İslâm’ı kabul ettiği yıllardır. İleri görüşlü Selçuk Bey de, aşireti ile birlikte Müslüman oldu. Vergi için gelen Oğuz Yabgu devletinin memurlarını, “Ben Müslüman’ım; artık size vergi vermem!” diyerek kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Komşu Samanoğulları bu kararı destekledi. Selçuk Bey, Karahanlılara karşı onlara yardım ettiği için, Semerkant, Buhara arasında yeni topraklar elde etti.
999’da Samanoğulları devleti, Karahanlılar tarafından yıkılınca, Samanoğlu beyi, Selçuk Bey’e sığındı ve birlikte Karahanlılarla savaştılar. Arka arkaya üç defa galip geldiler. Oğuzların başında Selçuk Bey’in oğlu İsrail Arslan bulunuyordu.
Her başarı, Oğuzlara yeni topraklar kazandırmaktaydı. Bu durumdan, Türkistan’ın en büyük devleti Gazneliler rahatsız oluyordu.
Devletin temellerini atan Selçuk Bey, 1007 yılında 100 yaşında iken Cend’de öldü. Dört oğlu vardı: Mikail, İsrail, Yusuf, Musa... Büyük oğlu Mikail bir savaşta ölmüş, onun iki oğlu, Tuğrul ve Çağrı Beyler, dedeleri Selçuk Bey’in yanında büyümüşlerdi.
C) Selçukluların Önemi
Bu devletin kurulması, hem Oğuzlar, hem Türk dünyası hem de İslam âlemi için, tam bir dönüm noktasıdır. Sebebine gelince:
1.     İyice zayıflayan İslâm âlemi, Bizans’ın baskılarından korunamıyordu. Onları Oğuz Türkleri durdurdu, geriletti, sonra da – Osmanlı ile – yıktı.
2.     Anadolu’yu fethederek, Osmanlı’ya zemin hazırladı.
3.     Haçlı Seferleri’nin önünde set oldu.
4.     Türkleri İslâm dünyasının lideri yaptı. Türk hükümdarları “halifenin ortağı” unvanını taşırdı ve Müslümanların dünya işleri Türk hükümdarının elinde idi.
5.     Sapık zümreleri temizleyerek İslâm’ı asliyetine kavuşturdu.
 
Ç) 11. Yüzyılda İslâm Dünyasının Hâli
1.     İran asıllı Ubeydullah'ın kurduğu Şiî-Fatımî devleti 10. asır başlarında Kuzey Afrika'ya ve Suriye'ye hâkim olmuştu. Bağdat’taki Halifeyi tanımıyordu.
2.     Alevîlik cereyanının ikinci kolu olan Karamita cemaatini, Hamdan Karmat Bahreyn'de ayrı bir devlet haline getirdi. Halifeye baş kaldırdılar.
 
- 38 -
 
1.     İran'da Hasan Sabbah diye bir sapık türemiş, haşhaşla uyuttuğu insanlara siyasî cinayetler işletiyordu.
2.     Benî Tahir 821 yılında Horasan'da bir devlet kurarak halifeden kopmuştu.
3.     Benî Saffer 868'de İran'da ayrı bir devlet kurmuş ve halifeden ayrılmıştı.
4.     756'da İspanya'da Endülüs Emevî devleti kurulmuş ve merkezden kopmuştu.
5.     Samanoğulları 874'de Aşağı Türkistan'da bir devlet kurmuş ve o da halifeden kopmuştu.
6.     Şiiliğin diğer bir kolu olan Büveyhîler, 932 yılında İran’da bir devlet kurmuş ve 945 yılında Bağdat'a girerek halifeyi emirleri altına almışlardı.
7.     Bizans, büyük gücü ile Müslümanları korkutuyordu. Onların baskısı ile İslam’dan dönmeler başlamıştı.
8.     Ve Haçlı Seferleri
 
Doğuda, Abbasî ve Selçuklu gibi cihan devletleri ortaya çıkarken Avrupa, kuvvetli, siyasî bir teşkilattan mahrumdu. 10. asırda Bizans yeniden canlanmaya başlamıştı. 11. asırda da Fransa, Almanya ve İspanya'da askerî-siyasî güç doğdu. Arkasından Norman, Venedik ve Cenevizliler kuvvedendi; hemen de bu güçlerini işe çevirip Doğu'da ticarî koloniler kurmayı düşünür oldular. İşleri de kolay olacağa benziyordu; çünkü Adalar Denizi'nden Büyük Okyanus’a kadar dünyanın her tarafına sözünü geçiren Sultan Melikşah 1092'de, daha 38 yaşında iken, şehit edilmişti. İmparatorlukta bir siyasî boşluk vardı. Merkezî idarenin zayıflığından istifade eden beyler bağımsız hareket ediyorlardı. Doğu’nun gücü dağılmıştı. Avrupa için çok uygun bir zamandı. Bizans imparatoru, 1081'de Selçuklu ve Peçenek baskısına karşı Firenklerden yardım istemişti. Bundan faydalanmak isteyen Papa ve bazı papazlar, Haçlı dünyasını, "İsa'nın mezarını kurtarmak" için sefere çağırıyordu. Farklı sebeplerle üç zümre bu davete uydu:
1.     Yeni toprak edinmek isteyen hükümdarlar
2.     Bu sayede cenneti hak edeceğine inanan dindarlar
3.     Kaybedeceği bir şey olmayan maceraperestler
 
Batı, kendi tarihinde ilk defe, ortak bir menfaat için bir araya geldi. 1095 yılında 1. Haçlı Seferi başladı. Bunlara Haçlı Seferi denmesinin sebebi, sefere katılanların, elbiselerine boydan boya haç işlemiş olmalarıdır.
1270 yılına kadar Kudüs istikametli sekiz kanlı sefer yapılmış; bu seferler sırasında Anadolu'da, Suriye'de, Lübnan'da, Yunanistan'da, İstanbul'da çok sayıda devlet ve devletçik kurulmuştur. Adana'da kurulan Ermeni Kırallığı da bunlardan biridir.
Haçlı Seferlerinin en meşhuru üçüncüsü olmakla beraber, hedefine ulaşanı birincisidir. Bu sefer sonunda Kudüs'ü almışlar ve Haçlıların bir asır sürecek olan Orta Doğu hâkimiyeti başlamıştır. Bu hâkimiyetin merkezi olan Kudüs Haçlı Devleti, Ekim 1099'da kurulmuş, yine bu sefer sırasında kurmayı başardıkları Urfa, Antakya ve Tırablus kontlukları da ona bağlanmıştır. Bu dört önemli merkezin yanında, Akdeniz sahilindeki Parama, Akka, Eyle, Hayfa, Beyrut şehirleri Haçlıların eline geçmiştir. Seferde ve sefer arasındaki göçlerle sayıları artan ve durumunu düzeltip güçlenen Haçlılar, Orta Doğu'da kökleşmek üzereydiler.
Fakat bu böyle gidemezdi. İslam yurtları yabancı elinde kalamazdı. Haçlılara ve Moğollara karşı mücadele ederek büyüyen Zengiler, Eyyubîler ve Memlûkler, Orta Doğu’yu Haçlılardan temizlediler. İmadeddin Zengi 1144’de Urfa Kontluğu'nu yıktı; oğlu Nureddin Zengi, Suriye ve Filistin şehirlerini teker teker ele geçirdi. Bu temizlik, Selâhaddin Eyyubî’nin 1187'de Kudüs'ü kurtarması ile devam etti; Memlûk Sultanı Baybars'ın, 1268'de Antakya'yı alıp, son Haçlı kalıntılarını süpürmesi ile de tamamlandı.
D) Büyük Selçuklu Tarihi
TUĞRUL BEY ve ÇAĞRI BEY ZAMANI (1040-1063)
Oğuz-Selçuklu Hanedanı’nın kurucusu Tuğrul Bey, 993 senesinde doğdu. Babası Mikail Bey’dir. Onun bir
akında şehit düşmesi üzerine, kardeşi Çağrı Bey ile beraber, dedesi Selçuk Bey tarafından yetiştirildi. İki kardeş, dedelerinden dinî ve millî terbiyenin yanında çok iyi silah kullanmasını da öğrendi. Selçuk Bey’den sonra Oğuzların başına 2. oğlu Arslan Bey geçmişti. Onun, 1025 yılında Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine Tuğrul Bey başa geçti. Kardeşi Çağrı Bey ile birlikte iç ve dış düşmanlarına karşı mücadele ettiler, kazandılar. Selçukluların kuvvetlenmesi Gaznelileri telaşlandırmaktaydı.
Dandanekan Zaferi (23 Mayıs 1040)
Oğuzların Horasan´da yurt tutmak için gayret gösterdikleri sırada Gazneliler´in başında Türk tarihinin en büyüklerinden Sultan Mahmut bulunuyordu. Sultan Muhmut ve oğlu Sultan Mesut zamanında Oğuzlar ile Gazneliler aralarında sert mücadeleler olmuştur. Son mücadele Dandanekan savaşıdır.
- 39 -
Oğuzların büyük devlet olabilmeleri için Horasan ve civarını almaları gerekiyordu. 1038 yılında bölgenin önemli yerlerinden Rey ve Nişabur zapt edildi. Bundan sonra toplanan kurultay, Tuğrul Bey´i hükümdar seçti. Nişabur başkent yapıldı. Tuğrul Bey adına ilk hutbe de burada okudu.
Horasan’ın, Oğuzların eline geçmesine Sultan Mesut razı olmadı. Büyük bir ordu ile Tuğrul Bey´in üzerine yürüdü. Horasan´ı Selçuklulardan temizlemek ve onları yeniden bozkırlara sürmek istiyordu.
İki ordu arasında büyük sayı farkı vardı. Bu savaş her iki taraf için de bir ölüm kalım savaşı olacaktı. Selçuklu harp divanında sert tartışmalar oldu. Tuğrul Bey çekilmeyi, Çağrı Bey ise, hemen saldırmayı teklif etti. Çağrı Bey´in teklifi kabul edildi ve saldırıya geçtiler.
Gaznelilerin 50 bin askeri ve 3 bin fili vardı. Selçuklu ordusu ise 16 bin kişiydi. İki ordu savaşa savaşa Dandanekan’na geldi. Şiddetli çatışmalar sonunda, Gazne hükümdarı bütün ağırlık ve hazinelerini savaş alanında bırakarak kaçmak mecburiyetinde kaldı. Bu zaferle, yıllardan beri güçlü devletler arasında sıkışıp kalan Oğuz aşiretine büyük devlet olma yolunda yeni ufuklar açıldı.
23 Mayıs 1040'da kazanılan Dandanekan zaferi ile devletin temelleri sağlamlaştırıldı ve Orta Doğu’ya inme imkânı doğdu; Rey şehrini merkez yaptılar. Bu savaş, tarihimizin dönüm noktalarındandır. Çağın usulüne uyarak, Tuğrul Bey, halifeye bağlılığını bildirdi. Bu, O’na Müslümanlar arasında büyük itibar kazandırdı. Halife’nin başı, Büveyhoğulları ile dertteydi. 945 yılından beri onlar Bağdat’ı ellerinde tutuyor, halifeye baskı yapıyorlardı. Tuğrul Bey, aldığı davet üzerine Bağdat’a geldi ve Büveyhoğullarını ortadan kaldırdı (1055). Bu hadiseden sonra Tuğrul Bey, dünyanın en büyük hükümdarı kabul edildi. Cihan Sultanı ve “halifenin ortağı” unvanlarını aldı. Sonra, Çağrı Bey’in kızı halifeye verildi, halifenin kızı da Tuğrul Bey’e verildi ve akrabalık kuruldu. Böyle bir akrabalığı Tuğrul Bey’in hanımı Altuncan Hatun (Devlet Ana) istiyordu.
Tuğrul Bey’in kardeşi Çağrı Bey, amcası Yusuf Yınal’ın oğlu İbrahim Yınal ve amcası Arslan beyin oğlu Kutalmış, batıya yayıldılar. Azerbaycan’ı, Irak’ı Selçuklu topraklarına kattılar. Tuğrul Bey de bizzat sefere çıkarak, Gürcistan'a girdi ve çok ganimetle geri döndü.
Tuğrul Bey, yirmi beş sene gazalarla geçen bir hükümdarlıktan sonra hastalandı. 5 Eylül 1063 senesinde, Rey yakınlarında, yetmiş yaşlarında iken vefat etti. Türbesi oradadır.
Tuğrul Bey, adil, vakur, cömert, cesur, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir hükümdardı. Sarayın kapısına gelen hiç kimse boş dönmezdi. Beş vakit namazını cemaatle kılmağa gayret eder, haftanın iki gününde oruç tutardı. Bağdat'da sarayının yanına cami, medrese ve hamam da yaptırmıştır. "Kendime bir saray yapıp, yanında bir cami inşa etmezsem, Allah'dan utanırım" derdi. Bütün bu özellikleri ile halkı ve ordusu O’nu çok severdi ve tam bağlı idi.
Tuğrul Bey, Türk-İslam âlemine çok hizmetler etti. Türkistan’dan Anadolu'ya, Irak'dan Azerbaycan ve Kafkasya'ya kadar olan ülkede huzur ve emniyeti kurdu. Pek çok ülkeye hâkimiyetini kabul ettirdi. Ziraat ve ticareti geliştirip, refah seviyesini yükseltti. Devlet teşkilatı, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Bu teşkilat, sonra kurulan Türk-İslam devletlerince örnek alındı. Tuğrul Bey bunları yaparken kardeşi Çağrı Bey’den büyük destek gördü.
ALPARSLAN ZAMANI (1063-1072)
Alparslan, 20 Ocak 1029’da doğdu. Çağrı Bey’in oğludur. Selçuklu sultanlarının en büyüklerindendir. İyi bir tahsil gördü, gençliğinden beri, sayısız zafer kazanarak ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey’in ölümü üzerine, Türk beylerinin isteği ile Selçuklu hükümdarı oldu (1063).
Alparslan, 1064’de Bizans üzerine yürüdü. Gürcistan’ı aldı. Kendi başına hareket edenleri yola getirdi. Beyleri de, Anadolu’da akınlar yapıp çok zaferler kazandılar. Selçuklu sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans'ı telaşlandırdı. İmparator Romen Diyojen ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde, Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı.
1070 yılında Alparslan Gazi, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi. Sınırdaki kaleleri fethetti. Van’ın kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbakır üzerinden Urfa’ya geçti ve şehri aldı. Fatımî beyleri Alparslan’ı Mısır’ı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu, Mısır'a gitmek üzere, Halep’te toplandı.
Alparslan’ın Mısır seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diyojen, son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek, Türkleri Anadolu’dan atmak istiyordu. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz
- 40 -
Türklerini de ordusuna kattı. Sayısı 200.000 kişiyi bulan askeri ile İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına zaferle dönmeyi vaat etmişti. Yol boyunca çok insan öldürerek, Erzurum üzerinden Malazgirt’e ulaştılar.
Bu sırada Alparslan Halep’i almış, Mısır seferine çıkmak üzere idi. Bizanslıların geldiğini öğrenince bu seferden vazgeçip kuzeye yöneldi. Bizans ordusunun ne yaptığını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbakır'a, oradan Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp, Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’da oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın, çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. Alparslan Gazi, 24 Ağustos günü Malazgirt önlerine geldi. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile savaş düzeni alındı. Bizans imparatoru da ovanın öbür tarafında ordusunu düzene koydu. Türklerin anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.
Alparslan Gazi, 26 Ağustos 1071 Cuma günü askerlerini topladı. Beyazlar giyinmişti. Atından inerek secdeye vardı ve şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyorum. Ya Rabbi! Ben, Sen’in uğrunda savaşıyorum. Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde yalan varsa beni kahret!” Sonra atının kuyruğunu eliyle bağladı ve üzerine bindi. Askerlerine şöyle seslendi: “Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona itaat ediniz. Zaferi kazanırsak gelecek bizimdir.”
Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan Gazi, hilâl şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilâlin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir alındı.
Savaşın yapıldığı Cuma günü, İslam dünyasının her camisinde, Alparslan’ın zafer kazanması için dua edildi. Dua metnini, hutbede okunması için halife göndermişti.
Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümit etmediği şekilde affetti. Harbin
zararlarını ödemesi, her yıl vergi vermesi ve ihtiyaç halinde asker göndermesi şartıyla barış yapıldı. Fakat Diyojen, İstanbul’a dönerken, Bizans tahtının el değiştirmesi, antlaşmayı geçersiz kıldı. Alparslan, beylerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda Anadolu’ya hâkim oldular.
Malazgirt savaşından sonra Yusuf Harezmî isimli bir kale komutanı isyan etmişti. Alparslan Gazi onu cezalandırmak için yer götürmez askeri ile kaleyi kuşattı. Dayanamayacağını anlayan Yusuf, teslim oldu. Affını istemek için huzura çıkarıldı. Sakladığı zehirli hançeri ile Sultan’a hücum edip, yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı ve 24 Kasım 1072 tarihinde hakkın rahmetine kavuştu. Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti.
Sultan Alparslan, İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara karşı çok dikkatli idi. Şöyle derdi: “Biz, bu ülkeleri Allahu Teâlâ’nın izniyle aldık. Temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahu Teâlâ, halis Türkleri aziz kıldı.”
Alparslan Gazi, büyük zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurdu. İlim adamlarına ve öğrencilere maaş bağladı. Sulama tesisleri yaptırdı. İmam-ı Azam’ın türbesini, Harezm Camii’ni inşa ettirdi. Daha başka hayır erleri de vardır. İmam Gazali, İmam Cüveynî, Ebu İshak Şirazî, Abdülkerim Kuşeyrî, İmam Serahsî gibi büyük âlimler onun zamanında yetişmiştir.
MELİKŞAH ZAMANI (1072-1092)
Melikşah, Büyük Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en büyüğüdür. 1054 yılında İsfahan’da doğdu. Babası Alparslan’ın şahadeti üzerine 1072’de 18 yaşında tahta geçti.
Melikşah önce, amcasının isyanını bastırarak, aşağı Türkistan ile Harzem’i ele geçirdi. Anadolu’nun dörtte üçü Melikşah zamanında elde edilmiş ve Suriye’de büyük başarılar kazanılmıştır. 1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te Antakya, iki yıl sonra da Urfa Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk idaresine geçmiştir. Devletin hudutları Kaşgar’dan Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti. Bağdat’taki Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında bulunuyordu. Yirmi sene hükümdarlık yapan Melikşah, 1092 yılında Bağdat’ta 38 yaşında şehit edildi. Cesareti, zekâsı, ilim sevgisi ve edebî seviyesiyle herkesin sevgisini kazanmıştı. O, bir taraftan yeni memleketler alırken, diğer taraftan nehirlere köprüler, şehirlere kaleler ve su yolları yaptırmıştır. Büyük şair ve fikir adamı Ömer Hayam, Melikşah’ın maddî-manevî yardımlarını görmüştür.
- 41 -
Melikşah, Bağdat’ta bir gözlemevi kurmuş ve dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim yaptırmıştı ki, buna “Celalî Takvimi” adı verilir. Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte edebî dil Farsça idi. Kendisinin güzel rubaileri (bir kıtalık şiir) vardır.
Melikşah da babası ve veziri Nizamülmülk gibi, Batınîler tarafından şehit edilmiştir. "Kılıcın açtığını, kalemle berkitmek için" Nizamiye medreseleri kurulmuştur. İlki Bağdat'da kurulan bu ilim yuvasının başına büyük âlim İmam Gazali getirilmişti.
Melikşah’ın, Berkyaruk, Sencer, Mehmet ve Mahmud adlı dört oğlu vardı; dördü de hükümdarlık yapmıştır.
MELİKŞAH’DAN SONRA
Melikşah döneminde Selçuklu Devleti en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak Melikşah'ın genç yaşta şehit edilmesinden sonra gelişen bazı olaylar devletin gücünü kırdı. Büyük Selçukluların dağılışını hızlandıran gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Haçlı Seferleri: Türklerin Anadolu'yu fethi ve Bizans'ı tehdit etmesi, Kudüs'ün Müslümanların eline geçmesi gibi sebepler, Hıristiyan dünyasını ortak hareket etmeye yöneltmişti. Melikşah'ın ölümüyle başlayan taht mücadelelerini fırsat bilen Hıristiyanlar, Haçlı Seferleri’ni başlattılar. Suriye ve Filistin'in büyük bölümü Haçlıların eline geçti.
2. Bâtınîlik Hareketleri: Mısır'daki Şiî Fatımîler, Selçuklu Devleti'ni zayıflatmak ve kendilerini tanıtmak için adamlar yetiştiriyordu. Bu kişiler İslâmiyet'le tamamen ters düşen inançlar taşıdıklarından Bâtınî adıyla anılmışlardır. Bunlardan biri de Hasan Sabbâh'dır. Cahil kitleler arasında taraftarını artıran bu kişi Hazar'ın güneyinde yer alan Alamut kalesini ele geçirmiş (1090) ve burayı üs olarak kullanmıştır. Haşhaş ile uyuşturup, kendine bağladığı fedaîler vasıtasıyla, devletin ileri gelenlerine suikastlar tertip etmişlerdir. Alparslan, Melikşah ve Nizamülmülk bu fedaîler tarafından öldürülmüştür.
Melikşah, bu kötülük yuvasını yıkmak için yiğit beylerinden Kızıl Sarıg'ı Alamut'a yollamıştı. Sultanın ölümü üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Batınîlik hareketi 13. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetine devam etmiştir.
3. İç Mücadeleler: Selçuklu Devleti'nin dağılmasında esas rol oynayan, kendi aralarındaki mücadeleler olmuştur. Taht kavgaları, bağlı beyliklerin bağımsızlığını ilân ederek birbirleriyle mücadele etmeleri ve isyanlar ülkenin düzenini bozmuştur.
Melikşah'ın ölümü üzerine Selçuklu tahtına, önce oğlu Mahmut, aynı yıl, onu bertaraf eden diğer oğlu Berkyaruk geçti (1092). Suriye Selçuklu Meliki Tutuş yeğeninin hükümdarlığını kabul etmeyerek, taht üzerinde hak iddia etti. Tutuş, Berkyaruk ile yaptığı savaşta öldürüldü (1095). Bu zafere rağmen, Bâtınîler ve Haçlılar karşısında başarılı olamayan Berkyaruk, henüz 25 yaşında iken öldü (1104).
BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ HARİTASI
- 42 -
Berkyaruk'tan sonra Selçuklu tahtına kardeşi Mehmet Tapar geçti (1104-1118) . Haçlılar ve Gürcülere karşı bazı başarılar kazanıldıysa da, iç çekişmeler birliğin sağlanmasını engelliyordu.
Mehmet Tapar'ın ölümünden sonra tahta oğlu Mahmut geçmişti. Melikşah'ın diğer oğlu Horasan Meliki Sencer kendini sultan ilân etti ve Mahmut'u himayesine aldı (1118). Böylece Sencer büyük sultan olurken, Mahmut Irak Selçuklu Sultanı olarak kalıyordu. Selçuklu başkentini Merv'e taşıyan Sultan Sencer, Büyük Selçuklu Devleti'nin son büyük hükümdarıdır. Onun zamanında devlet tekrar eski gücünü almaya başlamıştı. Bu sebeple Sultan Sencer zamanına ikinci imparatorluk devri denir.
Sultan Sencer henüz Horasan meliki iken Gaznelileri ve Karahanlıları, 1121'de ise Afganistan'daki Gurlu Devleti'ni kendine bağlamıştı. Büyük Hakan olunca Selçuklu ülkesinin tamamında hâkimiyet kurarak birliği sağladı. Fakat 1141 yılında, doğudan gelen Kara-Hıtaylar'a karşı yaptığı Katavan Savaşı'nda yenilince itibarını kaybetti. Aşağı Türkistan Kara-Hıtayların eline geçti. Ülkede tekrar otorite boşluğu doğdu. İran asıllı memurların fazla vergi istemesi üzerine, devletin asıl unsuru olan Oğuzlar (Türkmenler) isyan ettiler; daha fazla toprak istediler. Sultan Sencer onların üzerine yürüdü. Yapılan mücadelede, soydaşı olduğu Oğuzlara esir düştü (1153). Oğuzlar, Horasan bölgesini ellerine geçirdiler. Üç yıl sonra Sultan Sencer serbest bırakıldı. Fakat bir müddet sonra öldü. Sencer'in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti son bulmuştur (1157).
SELÇUKLU MEDENİYETİ
Selçuklular, eski Yunan, Latin, Hint, Çin medeniyetlerini İslam kazanında kaynatarak yeni bir Türk-İslam medeniyeti vücuda getirdiler. Avrupa, kendi köklerine, Haçlı Seferleri sırasında Selçuklu Medeniyetini tanıyınca ulaşma imkânı buldu. Yoksa onun Gırek-Latin medeniyetini anlaması ve o kök üzerinde yükselerek, Rönesans ve Reformları yapması mümkün değildi.
Avrupa, para ve para ile ilgili işlemleri de bizden öğrendi. İlk altın para 13. yüzyılda, Fransa’da “Filorin”, İtalya’da “Ducat” adı ile basıldı. Sermaye ortaya çıktı. Böylece, mal alıp, mal satma (mübadele) şeklindeki ticaret, para ile mal alma şekline dönüştü ve kolaylaştı, yaygınlaştı.
Anadolu Selçuklu hükümdarları, kendi topraklarında uğrayan tüccarların mallarını devlet hazinesinden öderdi. Bu bir çeşit sigortadır. Avrupa, bir asır sonra bu usulü geliştirerek uygular oldu.
Şam ve Musul gibi şehirlerde Hıristiyan ve Yahudiler, İslam âlimlerinden felsefe, mantık, astronomi, fizik, tıp, matematik dersleri alırlardı. Hatta Tevrat ve İncil ile ilgili bilgileri bile onlardan aldıkları olurdu.
Müslümanların ilme hizmetlerini anlatan çok sayıda kitap vardır. Bunlardan biri de, Alman araştırmacı Dr. Sigrid Hunke (1913 – 1999) tarafından 1960 yılında yazılan “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” (Allahs Sonne über dem Abendland) adlı kitaptır.
Selçukluların yaşayışını (kültür ve medeniyetini) özetleyelim:
Büyük Selçuklu Devleti’nin teşkilatlanma şekli, kendisinden önceki Türk ve İslam devletlerinin benzeriydi. Ülke toprakları hanedanın ortak malı sayıldığı için eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi, “melik” olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. 1040 yılına kadar boy beylerine “yabgu” deniyordu. Ondan sonra “sultan” unvanını kullandılar.
Başkentte oturan sultan, idarede tek söz sahibiydi. Nereye, kimin gönderileceğine, hangi toprağın kime verileceğine o karar verirdi. Sultan, yüksek yargı kurullarının da başkanı idi. Sultandan sonraki yetkili kişi vezir (sultanın danışmanı, yardımcısı) idi. Hem Alp Arslan’a, hem de oğlu Melikşah’a vezirlik yapan meşhur Nizamülmülk bunlardandır. O, “Siyasetname” adı ile bir de kitap yazmıştır.
Devlet işleri "Divan-ı Âlâ " adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Maliye, askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de merkezdeki teşkilatlanma örnek alınmıştı.
Tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı. İktalar harplerde ve devlet idaresinde başarı gösterenlere belirli süre için verilirdi. Karşılığında, toprağın büyüklüğüne göre asker beslemek zorundaydılar. Bunun dışında, Osmanlı’daki “Yeniçeri” gibi maaşlı, daimi askerler de vardı. Bunlara “Gulam” denirdi.
Büyük Selçuklu Devleti'nin esas halkı olan Oğuzlar konar-göçer topluluklardı ve boy esasına göre teşkilatlanmışlardı. Bu topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyordu ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştirirlerdi. Devlet bunlardan otlak vergisi alırdı. Yerleşik nüfus ise çiftçilik, zanaatçılık ve ticaretle
- 43 -
uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf, işkollarına göre loncalar (günümüzde odalar) şeklinde teşkilatlanmıştı. Devlet görevlileri maaş alıyorlardı.
Devlet, ticaretin gelişmesini destekliyor ve kervan yollarının güvenliğini sağlıyorlardı. En önemli ticaret yolu, Uzakdoğu'dan Avrupa'ya kadar uzanan İpek Yolu ve Baharat Yolu idi. Tarımın gelişmesi için sulama kanalları vardı. Yün, pamuk, ipek dokumacılığı çok gelişmişti.
Öğrencilerin, yolcuların ve yoksul halkın doyurulduğu imarethaneler vardı. Devletin yönetici-memur kadroları, Nizamiye medreselerinde yetiştiriliyordu. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra Isfahan, Rey, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde de kuruldu. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat dersleri de okutuluyordu. Medreselerde ve büyük şehirlerde zengin kitaplıklar vardı. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular, Arapçayı din ve ilim dili, Farsçayı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı. Var olan şehirler, daha yaşanılır hale getirirken, yeniler de kuruldu. Ülkenin pek çok yerinde cami, medrese, kervansaray, hastane, köprü, çeşme, imaret, han, hamam, türbe ve kümbetler yaptırıldı. Selçuklular, ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler.
8) ANADOLU (TÜRKİYE) SELÇUKLULARI (1157-1308)
Sultan Sencer varis (kendi yerine geçecek) bırakmadan ölünce, Büyük Selçuklular devri sona erdi.
İmparatorluk toprakları üzerinde, büyük hakanlığa bağlı, dört Selçuklu sülâlesi vardı:
1.     Çağrı Bey’in oğlu Kavurd tarafından 1040’da kurulan Kirman Selçukluları
2.     Hanoğlu Harun, Afşin ve Sunduk Beylerin 1040’larda kurduğu Suriye Selçukluları
3.     1071’den sonra Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın kurduğu Anadolu Selçukluları
4.     Sultan Sencer’in 1118’de kurup evlatlarına bıraktığı Irak Selçukluları
 
Bunlar içinde Büyük Hakanlık, Selçukluların Anadolu koluna geçti. Anadolu Selçuklularından ilk Büyük Hakan, Sultan 2. Kılıç Arslan’dır.
Şimdi Anadolu’ya gelişimizi inceleyelim:
İlk Akınlar
1018’de Çağrı Bey, 3 000 kişilik bir kuvvetle Van’a ve Nahcivan’a akınlar yapmış, Ermeni ve Gürcü birliklerini yenmişti. Bu ilk keşiften sonra 2 000 çadırlık bir Türkmen topluluğu 1028’de Azerbaycan’a, 1042’de bir başka Türkmen topluluğu da Van bölgesine gelip yerleşmiştir.
Türkleri durdurmak için Bizans imparatoru, Azerbaycan’a ordu yolladı. Selçuklu kuvvetleri bu orduyu Gence önlerinde yendi (1046). Zaferden sonra Kutalmış Bey, Tuğrul Bey’e şu haberi gönderdi: “Bu bölge zengin, Rumlar da korkak insanlardır. Buraları kolayca fethedebiliriz.”
Tuğrul Bey’in amcacı İnanç’ın oğlu Hasan, Pasinler ve Erzurum’u vurduktan sonra Van bölgesine girdiğinde pusuysa düşürülerek şehit edildi. Buna üzülen Tuğrul Bey, amcası Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yinal’ı Azerbaycan valiliğine tayin etti. Diğer amcası Arslan’ın oğlu Kutalmış’da onun emrinde olacaktı. İki şehzade Erzurum çevresinde fetihler yaparak Pasinler ovasına geldi. Burada 50 000 kişilik Bizans ordusu onları bekliyordu. 18 Eylül 1048’de yapılan savaşı Selçuklular kazandı. Bol ganimet ve esir alındı. Van-Tırabzon arası fetihlere açılmıştı. Bizans barış istedi. Görüşmeler sonunda, vergi vermesi, başşehirde Arapların yaptırdığı caminin tamir edilip, beş vakit namaz kılınması, Tuğrul Bey adına hutbe okunması kabul ettirildi.
Bizans imparatoru bu vergiyi ödemediği gibi, doğuya ordu gönderdi. 1054 yılında Tuğrul Bey bizzat gelerek Tebriz, Gence, Bargiri, Erciş şehirlerini aldı; yeğeni Yakutî’yi de Anadolu’ya yolladı. 1060’larda Sivas dâhil, Orta Anadolu’nun çok yeri Türklerin eline geçmiş durumdaydı. Selçuklular, bir sene sonra yeni bir Bizans ordusunu daha yenip, Azerbaycan’a döndüler.
Malazgirt Savaşından Sonra
Sultan Alparslan 16 Ağustos 1064’de Bizans’dan Ani ve Kars’ı almıştı. Beyleri ise, Güneydoğu Anadolu’da fetihler yapmışlardı: Afşin Bey, Malatya yakınlarında bir Bizans ordusunu bozguna uğratarak, oraları ve Kayseri’yi zaptetmiş (1067); buradan Adana bölgesine girmiş, sonra Batı Anadolu’ya yönelip, Eskişehir
- 44 -
yakınlarındaki Amuriye’yi ve Denizli yakınlarındaki Honaz’ı almış, oradan Marmara’ya yürümüştü. Alparslan’ın diğer beyleri de 1069’da Konya’yı ele geçirmişlerdi. İznik çevresinde Türkiye Selçukluları, Erzurum’da Saltuklular, Orta Anadolu’da Danişmendliler, Erzincan ve Divriği’de Mengücükler Anadolu’yu ikinci vatan yapıyorlardı.
ÖNCEKİ KAVİMLER NE OLDU?
Dost, dost için mazeret arar. Tarihimize dost olmadan bir yere varamayız. Eğer yapılanların manasını kavrayamıyorsak, olanları dar aklımız almıyorsa, hata aramak yerine, mazeret aramak daha insanî bir yol olur. Evlâda yakışan, atasını karalamak değil, ona dil uzatanların dillerini kesmektir. Yoksa Akif'in dediği gibi, "Ahlâfa döner eslâfa hücumun." (Senden öncekilere yaptığın aptalca hücumlar, senden sonrakiler tarafından da sana ve senden sonrakilere yapılır.)
“Cahil bilmediğinin düşmanıdır.” hükmü içinde kalmayalım; araştırıp, öğrenelim! Tarihçilerimiz araştırmış; özetleyelim:
“6. 7. yüzyıldaki İran-Bizans çekişmesi, Anadolu için bir felâket olmuş, ülkenin şehir ve kasabalarının büyük bir kısmı harap olmuştur. Bunu takip eden İslâm-Bizans mücadelesi birkaç asır devam etmiş ve bu da nüfus bakımından büyük kayıplara sebebiyet vermiştir. Hemen her yıl yapılan seferler şehirlerin çoğunu harabe haline getirmiş, ülkenin nüfusunu çok azaltmış ve bazı bölgeleri ıssız hale getirmişti. Türkler geldiği zaman Anadolu’yu ıssız ve yıkık halde buldular ve şehirleri yeniden kurdular. Anadolu’ya, Malazgirt zaferini takip eden ilk çeyrek yüzyıl zarfında gelip yerleşen Türklerin sayısı yerli halktan daha fazla idi. Bu sayededir ki, bu yeni ülke kısa zamanda tam manası ile bir Türk vatanı haline gelmiştir.” (Büyük İslâm Tarihi, Cilt: 8, Sf: 118)
“Oğuzlar, 11. asırda Anadolu’ya göç etmeye başladıkları zaman, bu ülke Türk nüfusundan tamamen boş değildi. Anadolu nüfusunun bir kısmı Türk aslındandı, fakat Hıristiyanlaşmışlardı; Bunların da bir kısmı henüz Türkçeyi unutmamıştı. İlk Müslümanlığı kabul eden bu Türkler oldu. Türk fethi karşısında Hıristiyanlar, kitleler halinde Anadolu’yu boşaltıp, Balkanlara çekilmişlerdi.” (Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 1 / 430)
“Malazgirt zaferi ile Bizans’ın gücü kırılıp, Türkler karşısında bir ordu kalmayınca, Anadolu’da bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten, tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik yapısı, 1071’den sonra, öyle çabuk değişikliğe uğradı ki, bu büyük göç ve yerleşme hareketi araştırılmadığı için Türkleşme hâdisesi bir sır halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan Müslüman olduğu veya yok edildikleri zannedilmiştir.” (Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, Sf: 281)
“Anadolu içlerine yayılan Türkmenlerin başarılarını kolaylaştıran başka şartlar da vardı. Abbasîlerden beri, Bizans-İslâm çekişmeleri devamınca çok insan ölmüştü. Bizans’taki iç anlaşmazlıklar yüzünden Anadolu ihmal ediliyordu. Ağır vergi ödemeğe mecbur tutulan köylüler takatsiz düşmüş ve nüfus seyrekleşmişti.” (İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, Sf: 134)
“Elimizdeki tarihî kayıtlar, tek tek şahısların ve ailelerin İslam’ı kabul ettiklerini bildiriyor, ancak, Hıristiyan halkın toptan Müslüman olarak Türkleştikleri hakkında hiçbir haber vermiyor. Ön Asya Türklüğünün, Bizanslılar, Rumlar ve Ermenilerle toplu halde bir kaynaşma ve karışmanın olduğunu bildirecek kayıtlara da rastlanmıyor.” (Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, Sf: 207)
“Ne Osmanlı, ne de Anadolu’daki diğer beylikler sahasında topluca İslamlaşmanın olduğunu kabul etmemek daha doğru bir yoldur. Bu uç beylikleri, doğudan devamlı gelen Türk ve İslâm unsurları sayesinde, nüfuslarını zaten devamlı artıracak vaziyette idiler.”(Fuat Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Sf: 143)
"Türk fethi esnasında Anadolu'nun pek büyük bir kısmı, bilhassa Orta, Güney ve Batı Anadolu bölgeleri nüfusu çok az, hareketsiz, bir kelime ile, geri kalmış bir ülke manzarası gösteriyordu. Öte yandan Sâsâni-Bizans ve Arap-Bizans çekişmeleri, Anadolu'daki halkın önemli bir kısmının yok olmasına ve Çukurova gibi birçok bölgelerin de korkunç bir şekilde tahrip edilmesine sebep olmuştu. Türkmenler savaşlarda ellerine geçirdikleri Hıristiyanları köle gibi kullandıklarından bunu çok iyi bilen Hıristiyanlar, onların harekete geçtiklerini görünce Adalara ve Rumeli yakasına kaçıyorlardı. Diğer taraftan Anadolu'da, topluca herhangi bir İslâmlaştırmanın olduğu üzerinde, Türk, Bizans, Ermeni ve Arap kaynaklarında bugüne kadar herhangi bir habere rast gelinmediği gibi, en küçük hadiselerin bile yer aldığı pek zengin Osmanlı arşivinde de bu hususta bir kayıt elde edilememiştir. Anadolu'da, Müslüman İspanya'daki gibi, bir dönme sınıfı da olmamıştır." (Faruk Sümer, Oğuzlar, Giriş)
Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Gazi Süleyman Şah Zamanı (1077 - 1086)
Kutalmışoğlu, Anadolu’yu baştanbaşa fetheden ve bir Türk yurdu haline getiren kahramandır. Babası, Kutalmış; dedesi, Arslan Yabgu; büyük dedesi, Selçuk Bey’dir. Malazgirt savaşına katılan Gazi Süleyman
- 45 -
Bey, Alparslan tarafından Anadolu’nun fethi için görevlendirildi. Artuk, Tutuş, Dânişmend, Saltuk Beyler de, çeşitli bölgelere gönderildi. Anadolu’nun bir Türk yurdu olmasında bunların payı da büyüktür.
Anadolu’daki fetih ordusu, Kayseri civarında Bizanslıları yenerek, Konya ile birlikte bütün orta Anadolu’yu fethetti; 1075'te de mühim bir şehir olan İznik’i ele geçirerek, oraya yerleşti. Sultan Melikşah, 1077'de Gazi Süleyman Bey'i Anadolu sultanı olarak ilan etti. Böylece, İznik merkez olmak üzere Anadolu Selçuklu devleti kurulmuş oldu. Askerlerine ve halka son derece iyi davranan ve adaletle iş gören Süleyman Şah, Müslüman olmayan halkın da takdirini kazanmıştı. İç isyanlar ve kötü idare yüzünden perişan olan halk, huzura kavuştu. Azerbaycan, Türkistan ve Horasan'dan on binlerce Türkmen Anadolu’ya göç etmeye başladı.
Gazi Süleyman Şah 1082 yılında Tarsus ve Adana’yı aldı. En büyük arzusu Antakya'yı almaktı. Bu maksatla yola çıktı. Kimseye belli etmeden 13 Aralık 1084 günü Antakya önlerine geldi ve ani bir hücumla şehri ele geçirdi, büyük kilisesini camiye çevirdi. İlk cuma namazında 120 müezzin bir ağızdan ezan okudu. Süleyman Şah şehrin ahalisine çok iyi davrandı.
Süleyman Şah’ın beylerinden Buldacı Bey,1085 başlarında Maraş, Elbistan, Göksun, Besni kalelerini fethederek bu bölgeleri Süleyman Şah’a bağladı. Çaka Bey İzmir'i aldı; orada büyük bir donanma kurarak, adaların fethine çıktı. Gümüştekin Bey, Urfa ve Antep civarını fethetti.
1085'e doğru Anadolu'da kuvvetli bir devlet doğmuştu. Aynı yılın baharında Halep kuşatıldı. Halep emiri, Büyük Hakan Melikşah’a mektup yazarak, şehri kendisine teslim edebileceğini, Süleyman Şah’ı buradan çekmesini istedi. Ondan bir haber çıkmayınca, Melikşah’ın kardeşi, Suriye Meliki Tutuş’a haber göndererek, şehri teklif etti. Sultan Tutuş, teklifi kabul ederek, Halep’e geldi. Beraberinde Gazi Artuk Bey’de vardı. İki Türk beyi, bir Arap’ın oyunu ile karşı karşıya geldi. Ordular 5 Haziran 1086'da Halep yakınlarında savaşa tutuştu. Vuruşmanın en şiddetli anında bir kısım askerler karşı tarafa geçtiler. Bunun üzerine Süleyman Şah'ın ordusu bozuldu. Kendisi de çarpışırken şehit düştü. Mezarı, Suriye sınırları içerisindeki Caber Kalesi’ndedir. Bu büyük şehit, ay-yıldızlı Türk bayrağının gölgesinde yatmaktadır.
Sultan 1. Kılıç Arslan Zamanı (1092 – 1107)
Kılıçarslan, Anadolu fatihi Kutalmışoğlu Gazi Süleyman Şah’ın oğludur. Haçlı ordularına karşı Anadolu’yu ve İslam âlemini koruyan Türk hükümdarıdır.
Sultan Melikşah, Kutalmışoğlu’nun, şehit edilmesinin bir “öç alma” hareketine sebep olmaması, hem de yetiştirilmesi için Kılıçarslan’ı Selçuklu başkentine götürmüştü. Anadolu’da başlayan karışıklığı ancak onun düzene koyabileceği düşünüldüğü için, altı yıl sonra Konya’ya gönderildi. Kılıçarslan babasının dostları olan büyük kumandanları başına topladı. İznik şehrini tekrar alarak kendisine merkez yaptı. Sonra bağımsızlık hevesine kapılan beyleri ortadan kaldırdı. Çanakkale Boğazı önlerindeki adaları birer birer fethetti.
Kılıçarslan çok yiğit ve cesur bir hükümdardı. Bu sebeple adı her tarafa yayıldı. Onun amacı İstanbul’u almaktı. Bunun için Marmara kıyılarında çok sayıda gemi yaptırdı; kayınpederi ve ilk Türk denizcisi Çaka Bey de ona yardım ediyordu. Türklerin bu hazırlığını gören Bizanslılar telaşa düştü ve papadan yardım istedi. Hıristiyan din adamları da, Kudüs’ü Müslümanların elinden almak bahanesi ile halkı sefere çağırıyorlardı. Bu gayretler neticesinde Avrupa’da büyük bir haçlı ordusu hazırlandı. Önce 100 000 kişilik çapulcu sürüsü geldi. Bunlar Kılıçarslan tarafından kolayca yok edildi. Arkasından 600 000 kişilik düzenli ordu geldi. Hepsi göğüslerine kırmızı Haç takmıştı. Onun için bu seferlere Haçlı Seferleri (Kreuzzüge) dendi.
Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet karşısında soğukkanlılığını kaybetmedi. Bunlara karşı çete savaşı yapmaya karar verdi. Türk kuvvetlerini bölüklere ayırdı. Şehirlerde bulunan halkı dağlara ve yaylalara çıkarttı. Ambarlardaki yiyecekleri yaktı, kuyuları zehirletti.
İlk ciddi karşılaşma Eskişehir ovasında oldu. Haçlılar yıpratıldı ama netice alınamadı. Bundan sonra Kılıçarslan, Çorum’a çekildi. Çete savaşlarına devam ederek Haçlılara epeyce zarar verdi. Çok esirler alındı; yüz binlerce haçlı öldürüldü. Sayısı 100 bine inen haçlılar, Türk beyleri arasındaki çekişmeden faydalanarak, Maraş, Adana, Urfa ve Antakya’ya yerleşmeyi başardılar. Sonra Kudüs’ü alarak bir Latin Kırallığı kurdular.
Savaşlardan başarı ile çıkan Kılıçarslan, bir sefer dönüşünde Fırat’a düşerek boğuldu (1107).
Sultan Mesud Zamanı (1116 – 1155)
Sultan Mesut, 1. Kılıç Arslan’ın oğludur. 1096 yılında doğdu. İyi bir tahsil ve terbiye gördü. Tecrübe kazanması için Kayseri emirliğine tayin edildi. Babasının ölümünden sonra iki sene sultanlık yaptı. Ağabeyi
- 46 -
Şehinşâh’ın İran’dan Anadolu’ya dönerek Malatya’da kendisini sultan ilân etmesi üzerine saltanattan çekildi. Kayınbiraderi Danişmendli Melik Gazi’nin desteği ile 1116 yılında tekrar Konya tahtına çıktı.
Sultan Mesud, dedesi ve babası gibi Anadolu’yu tek elde birleştirmek istedi. Ankara, Çankırı, Kastamonu, Malatya ve Elbistan’ı zapt ederek Anadolu’da Selçuklu üstünlüğünü sağladı. Göçebe Türkmenleri, Gediz ve Menderes çevresine yerleştirdi. Haçlıların elinde bulunan Maraş ve Göksun gibi kaleleri kurtarmaya çalışırken, Bizans İmparatoru Manuel, Konya’ya yürüdü. Sultan Mesud, Bizanslıları yendiyse de bundan faydalanamadan İkinci Haçlı Seferi başladı. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru 3. Konrad idaresindeki Haçlı ordusunun büyük bir kısmını Eskişehir yakınlarında perişan etti. Konrad İznik’e çekilirken, güneye sarkan kalıntılarını da Toros geçitlerinde ortadan kaldırdı. Fransa Kıralı Louis idaresinde ilerleyen Haçlı kolunu ise Yalvaç civarında yendi. Sultan Mesud, bu zaferleriyle Türkiye Selçuklu Devleti’nin şanını ve kendi adını bütün dünyada yüceltti. Abbasi halifesi, armağanlar göndererek kendisini tebrik etti.
2. Haçlı Seferi sonunda Antalya’dan gemiye binerek Suriye’ye geçen Fransa Kıralı Louis’in ordusunun artıkları, Türk hücumları, Rum yağmaları, açlık ve hastalıkla perişan oldu. Türkler, bu Haçlılara acıyarak kendilerine ekmek ve para dağıttılar. Türklerin şefkat ve merhametini gören 3000’den fazla Firenk, Müslüman oldu. Haçlılar, bu seferler sonunda Rumlara düşman ve Türklere hayran olarak döndüler. Sultan Mesud, bu başarılarından sonra Haçlıların elinden Maraş ve Göksun’u aldı. Danişmendlileri kendisine bağladı. Çukurova seferine çıktıysa da ölümü ile bu sefer yarıda kaldı. Yerine büyük oğlu Kılıç Arslan geçti (1155). Sultan Mesud, Amasya’nın Simre kasabasındaki türbesine defnedildi.
Sultan Mesud, Bizans ve Haçlı seferlerine karşı koyarak, İslâm âlemini korudu ve Anadolu’yu Türklerin vatanı hâline getirdi. Adaleti ve sağlam idaresi sayesinde, Hıristiyanlar bile Bizans’tan koparak kendisine bağlandı. Anadolu’da Selçukluların köklü imar faaliyetleri de onunla başladı.
Sultan 2. Kılıç Arslan Zamanı (1155 – 1192)
Sultan 2. Kılıçarslan, Anadolu Selçuklu Devleti’ni zirveye çıkaran kahramandır. O, babası Sultan Mesut tarafından çok iyi yetiştirilmişti. Dinî ilimleri de devrin meşhur âlimlerinden öğrendi. 1147-49 yılları arasında yapılmış olan 2. Haçlı Seferi’ne babası ile birlikte karşı durmuş ve Haçlılara yapılan çetin mücadelelerde tecrübesini arttırmıştı.
Kılıçarslan şu üç büyük engeli aştı:
1.     Bizans'ın Anadolu'ya yeniden yerleşme ümidini ebediyen kırdı.
2.     Haçlı tehlikesini Anadolu'dan bütünüyle uzaklaştırdı.
3.     Beylikleri merkeze bağlayarak Anadolu birliğini kurdu.
 
Anadolu Selçukluları, 1157 yılına kadar Büyük Selçuklulara bağlı idi. O tarihten sonra 2. Kılıç Arslan “Büyük Hakan” oldu; aynı yıl Antep'i fethederek Suriye sınırını güven altına aldı. Suriye-Musul hükümdarı Nureddin Zengi'nin 1174'te vefatıyla Kılıç Arslan'ın önü açıldı. Ertesi yıl Dânişmendli beyliğini ortadan kaldırdı;
Miryokefalon Savaşı (17 Eylül 1176)
2. Kılıçarslan, Anadolu Türk birliğini tamamlayınca, sıra Bizans’a geldi. Onun üstün siyaseti karşısında telaşa kapılan Bizans İmparatoru, Selçukluları Anadolu'dan atmak için büyük bir ordu ile sefere çıktı. Menderes vadisinden geçerek Eğridir Gölü ucundaki dağlık bölgeye girdi. Kuşatma araçları, erzak fazlalığı ve ağır arabalar, ordunun ilerlemesini yavaşlatıyordu. Bizans ordusunun ilerlediği yol üzerinde Miryokefalon kalesinin bulunduğu bir geçit vardı. Türk ordusu, burada bir dağ yamacında toplu olarak bulunuyordu. Bizans’ın ileri görüşlü subayları, bu ağır hareketli orduyu, çukur yoldan geçirmemesi için İmparatorlarını uyardılar. Fakat o dinlemedi; şan ve şöhret kazanmak isteyen genç pirenslerin sözüne uydu.
Kılıçarslan'ın ordusu da Bizans ordusu kadardı. Türklerin teçhizatları eksik, ancak hareket imkânı fazlaydı. Bizans öncü kuvvetleri, 17 Eylül 1176’da geçide girdi. Türkler, dağlara çekildiler. Bizans ordusunun tamamı dar yola girince de, yamaçlardan saldırdılar. İmparatorun kayınbiraderi karşı saldırıya geçti, ancak bütün adamlarıyla birlikte yok edildi. Geçidin aşağısındaki askerler, durumu görüyor, sıkışık oldukları için yardım edemiyorlardı. İmparator, paniğe kapıldı ve geriye kaçtı. Ordusu da onu takip etti. Fakat ağırlıklar yolu kapamıştı; askerlerden çok azı kurtuldu. Akşama doğru 2. Kılıçarslan, haber göndererek, Eskişehir ve Gümüşsu kalelerini yıkması şartıyla barış yapabileceğini bildirdi ve ordusuyla geçitten çıktı. Bizans ordusu dönerken, yolda Türkmenlerin sürekli saldırılarına uğradı; iyice yıprandı.
Miryokefalon savaşı, Selçuk ve Bizans tarihinin dönüm noktasıdır. Bu savaşta yediği darbe ile Bizans, Anadolu'da üstünlüğünü kaybetmiştir.
- 47 -
Kılıçarslan, 3. Haçlı Seferi belasından Anadolu'yu kurtarmak için de, büyük gayret gösterdi. Haçlı ordusunu çete harpleriyle yıprattı. Bununla, dostu Selahaddin Eyyubi’nin de işini kolaylaştırmış oldu.
Kılıçarslan, askerî sahadaki zaferleri yanında, kültür sanat, ilim ve imar işleri ile de uğraşmış; yüzlerce cami, medrese, kervansaray, han, aşevi, çarşı, çeşme yaptırmıştır.
Kılıçarslan zamanında Anadolu'da görülmemiş bir huzur ve refah vardı. O, idaresinde adaleti esas almıştır. Adalette din farkı gözetmemiştir. Bunun için Hıristiyanlar bile kiliselerinde Sultan'ın başlarından eksik olmaması için dua ediyorlardı. Bu şanlı sultan, 1192 yılında Konya’da vefat etmiştir. Mezarı da oradadır.
1192’den 1220’ye Kadar
II. Kılıç Arslan’dan sonra başa, büyük oğlu 1. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Fakat kardeşleri onun iktidarını kabul etmeyince, aralarında saltanat mücadelesi başladı. Tokat meliki Rükneddin Süleyman Şah, 1196 yılında idareye el koydu. Birliği sağladıktan sonra Bizans'ı tekrar vergiye bağladı. İç mücadelelerden yararlanarak Türk topraklarına saldıran Ermenileri cezalandırdı. Gürcüler, Saltukluların zayıflamasından istifade ederek, Erzurum'a kadar gelmişti; sultan, doğu seferine çıktı. 1201 yılında, Saltuklu Devletine son verdi. Sonra Gürcistan üzerine yürüdü. Sarıkamış yakınlarında, Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlup oldu. Tekrar Gürcistan seferine çıktıysa da, yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 tarihinde vefat etti. Konya'da Künbedhane'ye defnedildi. Yerine oğlu III. Kılıç Arslan geçti. Fakat Gıyaseddin Keyhüsrev, Türkmen beylerinin davetiyle, yeğeni Kılıç Arslan'ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultanı oldu.
1. Gıyaseddin Keyhüsrev, devletin sınırlarını güven altına almak için, Bizanslılar ve Ermenilerle mücadele etti. 1204’deki 4. Haçlı Seferi sonunda İstanbul Latin hâkimiyetine girince, Bizans hanedanı Anadolu'ya kaçıp, İznik ve Tırabzon'da iki devlet kurdu. Karadeniz kıyılarına yerleşen Bizanslılar, ticaret yollarını kapattılar. Gıyaseddin Keyhüsrev, ticaret yolunu açmak için, 1206 yılında sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya'yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadolu'da birçok yeri aldı. Bu fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlandırdı, 1211’de Alaşehir'de Türklerin karşısına çıkan Bizans ordusu yenildi. Gıyaseddin Keyhüsrev savaş bittikten sonra, meydanı dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehit edildi. Yerine oğlu İzzeddin Keykavus geçti.
İzzeddin Keykavus, saltanatının ilk yıllarında taht mücadelesini halletti. Daha çok iktisadî meselelere, ülkenin kalkındırılmasına ve kültür faaliyetlerine önem verdi. Kervansaray, cami ve medreseler yaptırdı. Verem hastalığına yakalanan İzzeddin Keykavus, 1220 yılında Viranşehir'de vefat etti. Sivas'ta yaptırdığı darüşşifanın yanındaki türbesine defnedildi. Yerine kardeşi Alâeddin Keykubad geçti.
Alâeddin Keykubat Zamanı (1220 – 1237)
Alâeddin Keykubat, Sultan Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğludur. Çok iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Ana dili olan Türkçenin yanında, Farsça, Rumca ve Arapça bilirdi. Ayrıca yüksek İslamî ilimleri ve öğrendi. 1205’te Tokat valiliğine tayin edilerek devlet idaresi üzerinde tecrübe sahibi oldu. Babasının vefatı ile 1220 yılında tahta çıktı. Büyük devlet haline gelme siyasetine devam etti. Önce, Ermenilerin elindeki Kalonoros Kalesini aldı. Yeniden yapılan ve sağlam duvarlarla çevrilen şehre Alâiye (Alanya) ismi verildi.
Artukluların, Diyarbakır’da Keykubad adına okunan hutbeyi kaldırması üzerine buraya bir ordu gönderdi. Bu ordu, Artukluları yendi ve Çemişgezek gibi bazı kaleleri ele geçirdi. Ayrıca, Eyyubî hükümdarı Melik Eşref’in yardımcı olarak gönderdiği kuvvetleri de bozguna uğrattı. Eyyubîlerle iyi geçinmek isteyen Alâeddin Keykubad esir aldığı Eyyubî beylerini serbest bıraktı. Aynı şekilde Artuklu melikini de yerinde bıraktı.
Sultan Alâeddin, Tırabzon-Rum İmparatorluğunun gücünü kırmak için Sinop’ta bir donanma kurdu. Bu arada Selçuklu tüccarlarının şikâyetleri üzerine, Kastamonu emiri Hüsameddin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım seferine memur etti. Emir Çoban, Kırım yarımadasında önemli bir ticaret şehri olan Suğdak’ı fethetti. Oraya bir cami yaptırdı; bir de askerî birlik bıraktı.
Keykubat, Güneyden gelen tüccarların yollarını kesen küçük Ermenistan kırallığını cezalandırmak üzere Çavlı ve Ertokuş kumandasında bir ordu göndererek İçel’i devletin toprakları arasına kattı. Mengücüklerin, Celaleddin Harezmşah ile iş birliği yaptığını duyan Alâeddin Keykubad, harekete geçerek Şebinkarahisar, Erzincan ve Kemah’ı aldı. Celaleddin’in, Ahlat’a saldırması üzerine, Yassıçimen’de onunla savaştı ve yendi (1230). Erzurum’u kolayca ele geçirdi.
Türk ve Müslüman devletler arasındaki bu savaşlar, Anadolu'ya doğru harekete geçen Moğolların işini kolaylaştırmaktan öte bir işe yaramadı. Bilhassa Harzemşahların gücünün kırılması, Moğollar önünde durabilecek önemli bir kuvvetin ortadan kalkmasına sebep oldu. Nitekim Gergoman Noyan komutasındaki
- 48 -
Moğollar Sivas’a kadar gelerek, buraları yakıp yıktılar. Selçuklu kuvvetleri, Moğolları Erzurum’a kadar takip ettiyse de yetişemedi. Moğol akınının, Gürcü kıraliçesinin tahrikiyle yapıldığı anlaşılınca, Gürcistan’a sefer düzenlendi. Gürcü kuvvetleri bozguna uğratıldı ve Gürcistan’da bazı kaleler, Selçuklu Devleti’ne bırakıldı.
Moğol tehlikesini gören Alâeddin Keykubad, Ahlat’ı alarak doğu sınırlarını sağlamlaştırdı. Ancak bu fetih, Eyyubîlerle arasının bozulmasına yol açtı ve ordu gönderdiler. İki ordu Torosların güneyinde karşılaştı, Eyyubî ordusu yenildi. Bunun sonucu olarak Harput ve Urfa Selçukluların eline geçti.
Moğolları ustaca idare ederek Anadolu’yu kurtaran Alâeddin Keykubad, 1 Haziran 1237 tarihinde Kayseri'de vefat etti. Yerine büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev geçti.
Alâeddin Keykubad, büyük bir siyasetçi ve asker olduğu kadar da ilim adamıydı. Âlimleri sarayında toplar, onları korurdu. Kendinden öncekiler gibi, o da Anadolu’nun kalkındırılmasına çalıştı. Yaptırdığı kervansaray, kale ve sarayların kalıntıları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunmaktadır.
Alaeddin Keykubat’da Sonra (1237-1308)
2. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğollara Kösedağ’da yenilince (Temmuz 1243), devletin yıkımı başladı. O tarihten başlayarak Moğol tesiri ve zulmü her geçen gün arttı. 1259'da, Kızılırmak sınır olmak üzere devlet ikiye ayrıldı. 1262'de Karamanlılar isyan ederek Konya’ya yürüdü. 1276'da Hatıroğlu, Moğollara karşı isyan etti. 1277’de, Mısır Memlûk Sultanı Baybars, Hatıroğlu'nu desteklemek için Anadolu'ya girip Kayseri'ye kadar geldi. Aynı yıl, karışıklıkları önlemek için, Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu hanedanından Siyavuş’u - Cimri olarak bilinir - Konya'da tahta çıkarttı ama uzun ömürlü olmadı. Çeşitli siyasî, ekonomik ve sosyal çalkantılar Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünü hızlandırdı. Devlet zayıfladıkça Moğol zorbalığı artıyordu. Onların önüne geçecek bir kuvvet yoktu. Mahallî Türk beylerinin ve Anadolu halkının mücadelesi tehlikeyi durduramadı. 1308’den sonra Anadolu Selçuklu Devleti artık yoktu. Hâkimiyet, İran’daki İlhanlılara geçmişti.
ANDOLU SELÇUKLULARI’NDA KÜLTÜR ve MEDENİYET
Devlet, önceki Türk devletlerinde olduğu gibi, hanedanın ortak sorumluluğu altındaydı. Tahta yeni çıkan sultanlar, halifeye hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına hutbe okutur ve para bastırırlardı. Sultanın kapısında günde beş defa “nevbet” denilen askerî müzik çalınırdı. Vilayetlerdeki meliklerin, günde üç nevbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın belli günlerinde devlet görevlilerini huzurlarına kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan, toprakların dağıtılmasını, kadıların ve devlete bağlı bey ve sultanların tayinlerini onaylar, hükümete karşı işlenen suçlarla uğraşan yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Sultan, adalet teşkilatının sağlıklı olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.
Ordu, toprak sahiplerinin ödediği vergilerle beslenen askerlerden meydana gelirdi. Orduda, dinî vazifeleri görmek ve gaza ruhunu canlı tutmak maksadıyla âlimler, dervişler bulunurdu. Silah olarak, ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler, çeşitli bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.
Adliye: Miras, hayrat işleri, vakıfların idaresine ve bunlarla ilgili davalara kadılar bakardı. Konya'da oturan baş kadıya Kâdı'l-kuzât denirdi. Halkın huzurunu bozanlara, memura karşı gelenlere ve siyasî suçlara bakan örfî mahkemeler de vardı. Kadıların verdikleri hükme itiraz edilemezdi. Yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kadılar tarafından sultana arz edilirdi. Kadıların yüksek medrese tahsili görmüş, ahlâklı kimseler olması şarttı. Müftüler, Hanefî mezhebine göre fetva verirlerdi.
Eğitim: Anadolu Selçuklu sultanları, ilme ve âlimlere çok değer verdiler. Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Giderlerini vakıflar karşılardı. Medreselerde tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh, tasavvuf, matematik, astronomi, tıp, felsefe öğretilirdi. Medresenin yanında, dârüşşifa (hastane), cami, kütüphane, zâviye, kervansaray, imaret (aşevi) bulunurdu. İslam ülkelerinden birçok âlim, Anadolu'daki medreselerde ders vermişlerdir.
Anadolu’yu ilim ve irfan yuvası yapan âlimlerden bazıları: Şihabüddin-i Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Hacı Bektaş-ı Velî, Sadreddîn-i Konevî, Kadı Burhaneddin, Kutbeddîn-i Şirazî, Ahi Evran, Ebu Hamid Kirmanî, Şems-i Tebrizî, Muhammed Behaüddîn Veled, Seyyid Burhaneddin Tirmizî, Şeyh Hüsameddin Çelebi, Muhyiddîn Kayserî, Şeyh Edebâlî ve Yunus Emre.
Anadolu'da Türkmenler, Türkçe konuşurdu. Dinî ve bazı edebî eserlerde Arapça ve Farsça kullanıldı. Daha sonraları Türkçe, edebiyat dili haline geldi. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhanî, Hoca Mesud, Yunus Emre, Türkçe şiirler söylediler. Sözlü edebiyat ürünlerimizden olan Oğuznâme, Dede Korkut, Danişmendnâme, Battalnâme bu dönemde yazıya geçirildi.
- 49 -
Ticaret: Türkiye Selçukluları, Anadolu'yu Müslim ve gayrimüslim kavimler arasında bir köprü haline getirdi. Ticarî ilişkileri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin birçok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların, buralarda hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen Müslim-gayrimüslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemeğin verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar külliye halinde olup, hepsinin cami ve kütüphanesi vardı.
A N A D O L U B E Y L İ K L E R İ
Malazgirt Zaferi‘nden sonra Anadolu‘da, Selçuklu sultanına bağlı bir takım beylikler kurulmuştu. Bitlis’de Dilmaçoğulları (1085-1394), Ahlat’ta Ermenşahlar (1100-1207), Erzincan ve Divriği’de Mengücükler (1072-1277), Diyarbakır’da İnaloğulları (1098-1183), Erzurum’da Saltuklular (1072-1202) gibi… Bu beyliklerin ekserisi, sonraları Türkiye Selçukluları'nın hâkimiyetine girdiler. Alâeddin Keykubad’dan sonra, merkez ile uçlar arasında bağlar gevşemeye başladı. 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ’da yenilmesiyle, merkezî idare iyice zayıfladı. Vezir Muineddin Pervane’nin ölümüyle de devlet idaresi tamamen çöktü.
İdareyi ele geçiren Moğol valilerinin zulmü halkı huzursuz etmekteydi. Selçukluların gücünün kalmaması insanları kuvvetli beyler etrafında toplanmaya zorluyordu. Bazı Türkmen beyleri, bu karışıklıkta hâkimiyet kurarak hanedan haline geldiler. Aydın, Karası, Menteşe, Saruhan, Germiyan, Çoban ve Osmanoğulları bu şekilde kurulan beyliklerdendir. Eşref, Sahib Ata, İnanç, Hamid ve Candaroğulları ise; Selçuklu veya İlhanlılar tarafından, mükâfat olarak verilen arazilerde ortaya çıkmıştır.
1308‘de Anadolu’nun Manzarası
�.           Doğrudan İlhanlıların idaresindeki yerler: Ankara, Eskişehir, Kırşehir, Nevşehir, Yozgat, Niğde, Kayseri, Çorum, Amasya, Tokat, Konya, Malatya, Sivas, Erzincan, Erzurum, Gümüşane, Kars, Ağrı, Van, Hakkâri, Bitlis, Siirt, Muş, Bingöl, Tunceli, Elazığ, Mardin, Diyarbakir, Urfa.
 
�.           İlhanlılara Bağlı Yerler: Tırabzon Rum İmparatorluğu, Kilikya Ermeni Kırallığı, Karamanoğulları, Candaroğulları, Osmanoğulları, Germiyanoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Karasıoğulları.
 
�.           Memluklere Ait Yerler: Maraş, Antep, Hatay, Adıyaman.
 
�.           Cenevizlilere, Şövalyelere ve Diğer Latinlere Ait Yerler: Karadeniz Ereğlisi, Amasra, Midilli, Sakız, Sisam adaları, Rodos adası, On iki ada, İzmir Kalesi, Biga, Samsun Kalesi, Kıbrıs.
 
�.           Bizans İmparatorluğu’na Bağlı Yerler: Alaşehir, Kocaeli, Sakarya, Bursa, Lapseki, Balıkesir, İstanbul, Marmara adaları, Tırakya.
 
BEYLİKLAR HAKKINDA KISA BİLGİ
– Kuruluş tarihlerine göre sıralanmışlardır –
1. Çobanoğulları (1204-1320)
Oğuzların Kayı boyundan Hüsameddin Çoban Bey, Kastamonu’yu Bizans’tan fethederek orada Anadolu Selçuklularına bağlı bir uç beyliği kurdu. 1308’e kadar beyler birer vali durumunda idiler. O tarihten sonra İlhanlılara tâbi oldular. Daha sonra da toprakları Candaroğullarının eline geçti.
2. Karamanoğulları (1250-1487)
Bu beyliği, Oğuzların Avşar boyunun Karaman oymağı kurmuştur. Bu oymak, Alâeddin Keykubat tarafından 1228 yılında Selçuklu-Ermeni sınırındaki Ermenek’e yerleştirilmişti. O zaman başlarında Nure Sofi vardı. Sonra beyliğin başına Kerimüddin Karaman geçti ve Ermenilerden fethettiği yerlerle topraklarını genişletti. Büyüklüğü 146 000 km² olduğu zamanlar vardır. Başkent, önce Larende (Karaman) idi, sonra Konya oldu.
Karaman beylerinin en şuurlusu Karamanoğlu Mehmet Bey’dir. Onun, 13 Mayıs 1277 tarihli fermanı: “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır.”
Karamanoğulları, Türk birliğinin kurulmasında en büyük engel olmuş, kaypak siyasetleri ile Osmanlı’yı çok uğraştırmıştır. Kesin yıkılışları 2. Bayezid Han tarafındandır. 1399’da Yıldırım Bayezid beyliğin hayatına son vermiş, Timur Han da onları yeniden diriltmişti.
- 50 -
3. Germiyanoğulları (1260-1429)
Selçukluların batı uç beyliği olan Germiyanoğulları Avşar boyundandır. Kurucusu, Kerimeddin Ali-Şir Bey’dir. Merkezleri Kütahya’dır. En geniş olduğu zamanlarda toprakları 44 000 km² olmuştur. Beylik 1390’da Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı’ya katılmış, 1402’de Timur Han tekrar diriltmiştir. Germiyanoğullarının en büyük şahsiyeti Yakup Bey’dir. O, vasiyet yolu ile beyliği 2. Murad Han’a bırakmıştır.
4. Sahip Ata Oğulları (1265-1333)
Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata’ya, hizmetinden dolayı Afyon verilmişti; ondan evlatlarına kaldı. Devletin zayıflığından istifade ederek, orada Sahip Ata Oğulları adı ile kısa ömürlü bu bir beylik ortaya çıktı. Bölge sonradan Germiyanoğullarının eline geçti.
5. Pervaneoğulları (1277-1322)
Anadolu’daki ilk beyliklerdendir. Sinop’u Tırabzon Rumları’nın elinden geri alan Selçuklu veziri Muineddin Pervane, oraya el koydu ve oğluna verdi; beylik böylece ortaya çıktı.
6. İnançoğulları (1278-1368)
Germiyanoğlu Yakup Bey 1289’da Denizli’yi, Sahip-Ata Oğulları’ndan alarak, akrabalarından İnanç Bey’e verdi. Denizli (Ladik) çevresinde 8 000 km²’lik küçük bir beyliktir. 1389’da Germiyanoğulları’na katıldı.
7. Eşrefoğulları (1280-1326)
Başkenti Beyşehir olan, 10 000 km²’lik küçük bir beyliktir. Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından kurulmuştur. Beyliğe, İlhanlıların Anadolu valisi Demirtaş son vermiş, topraklarının bir kısmı Hamidoğulları’na geçmiştir.
8. Hamidoğulları
a) Isparta Kolu (1280-1391)
Hamidoğulları’nın Isparta kolunun temeli Hamid Bey’in oğlu İlyas Bey tarafından atılmış olmakla beraber, kurucusu Hamid Bey’in torunu Dündar Bey’dir. 16 000 km²’lik bir toprağa sahipti. Önceleri Selçuklular’a, sonra İlhanlılar’a bağlı olarak yaşamıştır. Beyliğin bir kısmını 1. Murad Han satın almış, kalan kısmını da Yıldırım Bayezid Osmanlı’ya katmıştır.
b) Antalya (Teke) Kolu (1300-1423)
Dündar Bey 1300’de Antalya’yı fethederek kardeşi Yunus Bey’e vermişti. Topraklarının büyüklüğü 14 000
km² idi. Beylik 1392’de Yıldırım Bayezid eliyle Osmanlıya katılmış, Timur Han bu beyliği yeniden diriltmiş,
1423’de kesin olarak Osmanlı toprağı olmuştur.
9. Menteşeoğulları (1280-1426)
Beyliğin kurucusu Menteşe Bey’dir. Büyük donanması ile Ege Denizi’nde önemli işler yapmıştır. Beylik 1391’de Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı’ya katılmış, Timur Han tarafından 1402’de tekrar diriltilmiş, 1426’da yeniden Osmanlı toprağı olmuştur.
10. Ankara Ahi Cumhuriyeti (1290-1354)
Bunlar, Ankara’yı merkez edinen bir derviş-esnaf (Ahi) teşkilatıdır. 1308’e kadar Selçuklular’a, 1335’e kadar İlhanlılar’a, sonra Eretneoğulları’na ve Karamanoğulları’na bağlanmışlar, bazen da bağımsız olmuşlardır. Ahi Cumhuriyeti, 1354’de Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa eliyle Osmanlı’ya katılmıştır. Diğer beyliklerin aksine, başkanlarını seçimle tayin ederlerdi.
11. Candaroğulları (İsfendiyaroğulları) (1291-1461)
Beyliğin kurucusu Şemseddin Candar’dır. Toprakları en geniş olduğu zamanda 50 000 km² olmuştur. 8. Bey İsfendiyar’dan sonra Candaroğulları’na İsfendiyaroğulları denmiştir. Candaroğulları da, Osmanoğulları gibi Oğuzların Kayı boyundadır. Evlilik yoluyla da iyice kaynaşmışlardır. Candaroğulları önce Selçuklular’a, sonra İlhanlılar’a tâbi olmuş, 1. Murad zamanında Osmanlı valisi durumuna gelmişlerdir. Ankara savaşından sonra bağımsız olmuşlar, 1413’de yeniden Osmanlı’ya bağlanmışlardır. İsfendiyaroğlu İsmail Bey 1461’de, Sinop’u
- 51 -
zorluk çıkarmadan halasının oğlu ve kayınbiraderi Fatih’e bırakmış, kendisi de, önce Yenişehir, sonra Filibe sancakbeyi yapılmıştır. Candaroğulları gemicilikte ileri idiler; kurdukları donanma Osmanlı’ya örnek olmuştur.
12. Alaiye Beyliği (1293-1463)
Alâeddin Keykubat’ın fethettiği Alaiye (Alanya) Karamanoğulları’nın elinde idi. Gemi yapımında önemli bir merkezdi. Kıbrıs kıralının buraya asker çıkartması üzerine Karamanoğlu Mahmud Bey onları atarak, şehri Memlukler adına teslim aldı. Alaiye Beyliği 1463’de, Gedik Ahmet Paşa eliyle Osmanlı’ya katılmıştır.
13. Saruhanoğulları (1300-1410)
Merkezi Manisa olan beyliği Saruhan Bey kurmuştur. Saruhan Bey, Alâeddin Keykubat’ın hizmetine girmiş bir Harzem beyi idi. Saruhanoğulları denizcilikte başarılı idiler. Saruhan Bey’in büyük oğlu Gazi Süleyman Bey, Aydınoğlu Gazi Umur Bey’le birlikte, Mora ve Yunanistan’a akınlar düzenlemiş; Makedonya akını sırasında şehit düşmüştür. Beyliği Yıldırım Bayezid 1390’da Osmanlı toprağına katmış; Timur Han onu tekrar diriltmiş, 1410’da da Çelebi Mehmet eliyle tekrar Osmanlı’ya katılmıştır. Manisa, şehzade sancağı olmuş, Saruhan tahtında 1595’ya kadar 16 Osmanlı şehzadesi oturmuştur.
14. Aydınoğulları (1300-1425)
Beyliğin kurucusu, Germiyan subaşısı, Aydınoğlu Mehmet Bey’dir. Haçlılara karşı Ege sahillerini korumuştur. En mühim şahsiyeti, büyük denizci Gazi Umur Bey’dir. Selçuk’taki İsa Bey Camii onların eseridir. Beyliğin büyüklüğü 24 000 km² idi. Beylik, önce Yıldırım Bayezid, sonra 2. Murad tarafından Osmanlı’ya katılmıştır.
15. Karasıoğulları (1303-1345)
Osmanlı’ya ilk katılan Türkmen beyliğidir. Kurucusu Danişmendoğulları’ndan Karası Bey’dir. Balıkesir’i, Bergama’yı, Marmara’nın güneyini Bizans’dan fethetmiştir. Beyliğin büyüklüğü 24 000 km² idi. Osmanlı veliahdi Süleyman Paşa’nın Rumeli’ne geçişinde ve Osmanlı askerî teşkilatlanmasında Karası beylerinin büyük yardımı olmuştur. Bu beylerden bazıları: Hacı İlbeyi, Gazi Evranus Bey, Ece Halil, Gazi Fazıl Bey.
16. Taceddinoğulları (1308-1415)
Selçukluların Canik emiri Taceddin Bey tarafından, devletin çöküşü sırasındaki karmaşadan istifade ederek Niksar’da kurulmuştur. En geniş olduğu zamanlarda 12 000 km² idiler. İlhanlılar’a, Eretnaoğulları’na, Kadı Burhaneddin’e bağlı olarak yaşamışlar, Çelebi Mehmet zamanında da Osmanlı’ya katılmışlardır.
17. Eretnaoğulları (1327-1380)
Eretna Bey, Uygur Türkleri’ndendir. 1327-35 yılları arasında İlhanlılar’ın Anadolu valisi olmuş, onların yıkılması ile bağımsız hale gelmiştir. Beylikten ziyade, bir devlet görünümündedir. Topraklarının büyüklüğünün 214 000 km² olduğu zamanlar vardır. Başkent, önce Sivas iken, sonradan Kayseri’ye alınmıştır. Eretna Bey’in de, babası Cafer Bey’in de mezarları Kayseri’dedir. Devlette, babadan oğula dört hükümdar geçmiştir. Bunlar, Oğuz soyundan olmadıkları için Anadolu Türkmenleri tarafından sevilmemişlerdir. Eretna Devletini Kadı Burhaneddin yıkmıştır.
Eretna Bey’in yeğeni Mutahhartan Bey de önemli bir şahsiyettir. Timur’a bağlı olarak Bayburt ve Erzurum valiliklerinde bulunmuş, sonra, 29 yıl Erzincan valisi olmuştur. Ankara Savaşı’ında Timur’a hizmeti büyüktür.
18. Dulkadıroğulları (1337-1522)
Beyliğin kurucusu Dulkadır Bey’in oğlu Zeyneddin Karaca Bey’dir. Başkentleri önceleri Elbistan iken, sonradan Maraş olmuştur. İki asra yakın ömürleri içerisinde Memlukler’le Osmanlılar arasında, kâh birine, kâh ötekine tâbi olarak bir tampon devlet durumuna gelmişlerdir. En geniş oldukları zaman yüz ölçümleri 70 000 km² idi. Karamanoğulları ve İsfendiyaroğulları gibi Osmanlılar’la içli dışlı olan beyliklerdendir. Bazı Osmanlı padişahının hanımları Dulkadıroğulları’ndandır. Mesela; Yavuz’un annesi Ayşe Hatun, Dulkadıroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızıdır.
19. Kutlu-Şahlar (1340-1393)
Bunlar, Amasya derebeyleridir. En fazla 5 000 km²’lik bir toprakları olmuştur. Eretnaoğulları’na, Kadı Burhaneddin’e bağlı yaşamışlar; Yıldırım Bayezid tarafından da Osmanlı’ya katılmışlardır. Kutlu-Şah, Sinop Beyi Taceddin’in manevî oğludur.
- 52 -
20. Ramazanoğulları (1352-1608)
Bu da, geç kurulan, geç yıkılan beyliklerdendir. Kilikya Ermeni devletinin toprakları üzerinde, Oğuzların Yüreğir boyundan Ramazan Bey tarafından kurulmuştur. 1516’ya kadar Memlukler’e, bağlı iken, o tarihten sonra Osmanlılar’a geçmiştir. Sahip oldukları toprakların büyüklüğü 33 000 km² kadardı.
21. Kadı Burhaneddin (1380-1398)
Kadı Burhaneddin, Kayseri kadısı Şemseddin Mehmed’in oğludur. Oğuzların Salur boyundandır. Kendisi, Eretna Devleti’nin veziri iken, onları devirip, Sivas’da sultan olmuştur. Devlet adamlığının yanı sıra büyük bir şair ve âlim idi. Türkçe, Arapça, Farsça divanı vardır. Kurduğu beyliğin büyüklüğü 140 000 km²’yi bulmuştu. Kadı Burhaneddin 1398’de Akkoyunlu Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmüş, toprakları Osmanlı’ya geçmiştir. Beyliğin başkenti Sivas, kurulan Rum (Anadolu) Eyaleti’nin merkezi olmuş, başına da Çelebi Mehmet getirilmiştir.
ANADOLU BEYLİKLERİ HARİTASI
22. Kürt Derebeyleri
�.           Cizre Beyleri (1200-1596)
 
Beyliğin kurucusu Süleyman’dır. Finik Dalı, Cudî Dalı olarak iki kola ayrılır. Kuruldukları andan başlayarak Musul Atabekliği, İlhanlılar, Celayirliler, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, 1515’den sonra da Osmanlılar’a tâbi olarak yaşamışlardır. Büyüklükleri en fazla 6 000 km² olmuştur.
�.           Şeref-Hanlar (1220-1670)
 
Bitlis çevresinde 6 000 km²’lik bir alanda yaşayan bu beyliğin, bilinen ilk beyi Melik Eşref, en meşhuru da “Şerefnâme” yazarı 5. Şeref Han’dır. Hiçbir dönemde bağımsız olamamış, Cizre beylerinin bağlı olduğu devletlere bunlar da bağlı olarak yaşamışlardır.
�.           Hakkariye Beyleri (1450-1600)
 
İlk Hakkariye derebeyi Esededdin Kelânî isimli birisidir. En geniş olduklarında büyüklükleri 30 000 km²’yi bulmuştur. Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı idaresinde yaşamışlardır.
23. O S M A N O Ğ U L L A R I (1231-1922)
(Osmanoğulları 2. kitapta ele alacaktır.)
- 53 -
B.T.H’nda 9. ve 10. Hanedan: Cengizoğulları - TÜRK-MOĞOL İMPARATORLUĞU
Anadolu Selçuklularının 1308’de dağılması ile Büyük Hakanlık, Cengiz Han soyundan İlhanlılara, ondan da, yine aynı soydan Çağataylılara geçmiş oldu. Yani Büyük Türk Hakanlığı’nın 10. ve 11. hanedanları Cengizoğullarındandır. Bu iki hanedanı, ait oldukları Cengiz İmparatorluğu içerisinde, burada ele alacağız.
Kırgızlar, 840 yılında Uygurları Orhun bölgesinden çıkartmışlardı. Moğollar da onları hâkimiyet altına alınca, bu en eski Türk yurdu Moğolların eline geçmiş oldu. 10. yüzyıldan sonra güçlenmeye başlayan Moğol kabileleri, Türklerin birlik kuramayışlarından da faydalanarak, faaliyetlerini artırdılar. Ancak kendileri de güçlü bir birlik oluşturamadılar. 12. yüzyılda şu Moğol kabileleri öne çıkıyordu: Orhun-Tula boylarında Kerayitler, Baykal’ın güneyinde Merkitler, İrtiş civarındaki Naymanlar, Seyhun-Ceyhun arasında Karahıtaylar… Cengiz Han'ın Kıyat kabilesi ve diğer Moğol kabileleri ise Onon-Kerülen boylarında dağınık hâlde yaşamaktaydılar.
Kıyat Kabilesi Şato (Çöl) Türklerini meydana getiren kabilelerden biridir. Şatolar Göktürklerin bir koludur. Beş-Balık bölgesinde oturmakta iken 790-795 yıllarında Tibetlilerle birlikte Çin’e akın ettikleri; sonra Çin’de idareyi ellerine alıp 923-950 yıları arasında 27 yıl Çin İmparatorluk tahtında oturdukları bilinmektedir. Kıyat ailesi, Çin'den Moğolistan'a gitmiş ve Moğol nüfusu içerisinde azınlıkta kaldığından kısmen Moğollaşmıştır.
Cengiz Han (1155-1227)
Cengiz Han’ın asıl adı Temuçin’dir. “Demirci” demektir. 1155 yılında dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybeden Temuçin’i anası yetiştirmiş ve kabilenin başına getirmiştir. Temuçin, kan kardeşi Camuka’nın da yardımı ile kısa zamanda bütün Moğol kabilelerine hâkimiyetini kabul ettirmiştir.
1206 ilkbaharında, Türk ve Moğol kabilelerinin katıldığı bir kurultayda Temuçin, Cengiz adını alarak büyük kağan ilân edildi. Cengiz, denizin Moğolca söylenişidir. Bu tarihten sonra O, sıradan bir Moğol kabile reisi değil, bir dünya devletinin kurucusudur. Devletin teşkilâtlanmasında, Uygurların büyük tesiri vardır.
Cengiz Han, Kansu ve Ordos bölgesine hâkim olan Tibet kökenli Tangut devletini 1209 yılında itaat altına aldı. 1215’de Kuzey Çin'in merkezi durumundaki Pekin'i, uzun süren savaşlar neticesinde yerle bir etti. Tibet ve Çin hâkimiyetinden sonra Cengiz Han batıya yöneldi ve 1218'de Karahıtaylar devletine son verdi; Harzemşahlar ile komşu oldu. Harzemşahlar Cengiz ile bir dostluk anlaşması imzalamışlar ise de, Sultan Muhammed'in, Cengiz aleyhine Merkitleri desteklemesi ve Otrar şehrinde Cengiz’in ticaret kervanına el koyması, gönderilen elçileri de öldürmesi, anlaşmayı bozdu. 1220 yılında Cengiz'e bağlı kuvvetler Otrar'dan başlayarak Sığnak, Urkent, Barçınlıkent'i ele geçirerek elçilik heyetinin intikamını kanlı bir şekilde aldılar. Buhara, Semerkant ve devletin merkezi Gürgenç’i de alarak yerle bir ettiler. Böylece Harzemşah toprakları ve onunla beraber Aşağı Türkistan, Afganistan ve Horasan tamamen Cengiz'in eline geçmiş oldu. Anadolu'ya Malazgirt'ten sonraki ikinci büyük Türk göçü başladı.
Cengiz Han, komutanları vasıtasıyla Kafkasya ve Güney Rusya'yı devletine kattı. 1227 yılında yeni bir Çin seferine bizzat çıktığı sırada Kansu yakınlarında öldü. Cengiz Han, gizli bir yere gömülmüştür. Öldüğü sırada devletinin sınırları Karadeniz'den Büyük Okyanus’a kadar uzanıyordu. Devletin en geniş sınırlara ulaştığı Kubilay Kağan zamanındaki büyüklüğü ise, 44 milyon kilometre kareyi bulmuştur.
Cengiz Han’dan Sonra Türk-Moğol İmparatorluğu
1. Merkezin Durumu
Cengiz Han’ın dört oğlu vardı: Cuci, Çağatay, Ögeday ve Toluy… Ögeday veliaht tayin edilmiş, diğerlerine de ülke paylaştırılmıştı. Vasiyete uyularak, üçüncü oğul Ögeday kağanlığa getirildi (1227-1241). Ögeday'ın ölümünden sonra, Ögeday’ın oğlu Kiyuk kağan seçildi. Ondan sonra da Toluy'un oğlu Mengü kağan yapıldı. Böylece hâkimiyet, Ögeday neslinden Toluy nesline geçmiş oldu. Mengü 1259’da ölünce, yerine kardeşi Kubilay kağan oldu ve başkenti Karakurum'dan Pekin’e taşıdı. Cengiz İmparatorluğu'nun diğer kesimleri onun yüksek hâkimiyetini tanıdılar.
2. Altın Ordu (1227-1502)
Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci erken öldüğü için, ona ayrılan Kıpçak ülkesi, oğlu Batu Han’a verildi. Burada kurulan devlete Altın Ordu dendi. Batu Han ve kardeşleri kısa zamanda Rusya ve bütün Doğu Avrupa’yı ele geçirdiler. Batu Han’dan sonra kardeşi Berke Kağan oldu (1256-1266). Berke Han, İslâmiyet’i kabul eden ilk Cengizoğlu’dur. Ordusu ve halkı Türk olan Altın Ordu devletinde, Özbek Han (1313-1340), zamanında İslâmiyet resmî din olarak kabul edilmiştir.
Altın Ordu'nun yıkılmasıyla o sahalarda, Kırım, Kazan, Kasım, Astırhan, Nogay gibi hanlıklar kurulmuştur.
- 54 -
TÜRK-MOĞOL İMPARATORLUĞU HARİTASI
3. İlhanlılar (1256-1344)
Toluy'un oğlu Mengü "büyük kağan" sıfatıyla, kardeşi Hülagu’yu, batıda yeni fethedilecek bölgelerin idaresiyle görevlendirmişti (1253). Böylece İlhanlı Devleti'nin temeli atılmış oluyordu. 1256'da Ceyhun’u geçerek İran'a giren Hülagu, hiç bir direnişle karşılaşmamış, sadece kendisine karşı koyan İsmailî liderini ünlü Alamut kalesinde ele geçirip, taraftarları ile birlikte öldürmüş ve İran'ı tamamen almıştır. Sonra, Bağdat'ı ele geçiren Hülagu, Halife’yi ve aile fertlerini de öldürmüştür (1258). Halife ailesinden kaçabilenlere sahip çıkan Memlûk Sultanı Baybars bunlardan birini halife ilân ederek halifeliği Mısır'a taşımıştır.
İlhanlılara karşı Memlûk, Altın Ordu ve Anadolu Selçukluları arasında birlik oluşturulmaya çalışılmışsa da, İlhanlıların Suriye, İran ve Anadolu'ya hâkimiyeti önlenememiştir.
İlhanlı hükümdarı Ahmet Teküdar (1282-1284), İslamiyet’i kabul etmiş, Gazan Han zamanında (1295-1304) ise İlhanlılar tamamen bir Türk-İslâm devleti olmuştur. Ebu Said Bahadır Han (1316-1335) dönemindeki iç çekişmeler devleti yıpratmış ve ülkenin idaresi zamanla Azerbaycan'da Çobanoğulları, Bağdat'ta Şeyh Hasan olmak üzere başlıca iki ailenin eline geçmiştir. Bu arada bir Uygur Türk'ü olan Eretna Bey Doğu Anadolu'da hâkimiyeti ele geçirerek, hükümdarlığını ilân etmiştir (1343).
Kösedağ yenilgisinden sonra bir daha toparlanamayan Türkiye Selçukluları, yukarıda anlatıldığı gibi, 1308’de dağılmış ve Anadolu hâkimiyeti tamamen İlhanlıların eline geçmişti. Bu arada kurulan 25’e yakın beylik de, 1308-1335 yılları arasında “büyük hakan” olarak İlhanlıları tanımışlardır.
4. Çağataylılar (1227 -1370)
Cengiz Han’ın diğer oğlu Çağatay’a, Türkistan'ın tamamı verilmişti. Bu bölgede Çağatay Hanlığı kuruldu. Mübarek Şah (1251-1261) Müslüman olan ilk Çağatay hanıdır. Hanlığın en parlak dönemi, Duva Han (1277-1307) zamanıdır. 1345'den sonra Çağataylılar içinde Müslüman olmayan kalmamıştır. Aynı yıllarda devletin idaresi emirlerin eline geçmiş, merkezin gücü iyice zayıflamıştır. Başta, Çağatay soyundan bir han bulunmakla beraber, emirler bunları istedikleri gibi yönlendirmişlerdir. Bu durum, 1370 yılında idareye Büyük Timur’un el koymasına kadar devam etmiştir.
İlhanlı devletinin 1335’de parçalanması üzerine, onun parçaları ve Anadolu’daki beylikler 1370 yılına kadar Çağataylıları “büyük hakan” olarak kabul etmişlerdir.
Büyük Türk Hakanlığı’nda 11. Hanedan: Timuroğulları - TİMUR İMPARATORLUĞU
Büyük Türk Hakanlığı 1370 1447 yılları arasında, 12. hanedan olarak Timuroğullarındadır. Onlardan Osmanoğullarına geçmiştir.
- 55 -
Timur, kendi adıyla anılan imparatorluğun kurucusudur. 8 Nisan 1336'da Semerkand'ın güneyindeki Keş şehrinde dünyaya geldi. Babası, Çağatay hanlığına bağlı Barlas oymağının beyi Turagay, annesi Tekine Hatun’dur. Barlas boyu, Orta Asya'dan gelen bir Türk kavmidir.
Timur, cesareti, zekâsı, bilgisi, siyasî ve askerî kabiliyeti sayesinde kısa zamanda yükselmiş ve Doğu Türk Hakanlığı tahtına çıkarak, cihangir olmuştur. Kurduğu imparatorluğun sınırları, İtil'den Ganj Nehri'ne, Tanrı Dağlarından İzmir ve Şam'a uzanmıştır.
Timur Han, hepsi de zaferle sonuçlanan 17 sefer düzenlemiş, 27 ülkenin hakanına baş eğdirmiştir. Böyle bir şahsiyeti, çocukluğundan itibaren tanımak gerekir.
Tarihçilerin Timur için söyledikleri: “At binen, kılıç kuşanan, attığı oku yüzük deliğinden geçiren bir çocuk; on iki yaşında savaşa katılan bir bahadır; savaşlardan arta kalan zamanını okumakla, büyük âlimlerden ders almakla geçiren genç bir idealist; üç yüz kişilik bir kuvvetle on bin kişilik bir orduyu yenen eşsiz bir başbuğ, dünya tarihini, özellikle Türk-İslâm tarihini çok iyi bilen, dinin, ilmin ve sanatın koruyucusu; Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün, Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önleyen hükümdar; aman dileyenin dostu, düşmanlarının acımasız baş belası, askerlerinin çok sevdiği hükümdar ve milletinin babası...”
“Günahı sevabından, zulmü adaletinden çoktur.” diyenler; kellelerden kuleler yaptığını, şehirleri yakıp yıktığını yazanlar da vardır. Yıldırım Bayezid'le savaşarak kardeş orduları birbirine kırdırmakla suçlanır. Gerçekten Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti, bir süre bocalamış fetret devri geçirmiştir. Fakat bütün tarihçiler, Timur Han'ın son ana kadar savaşı başlatmamak için, Yıldırım Bayezid Han'ın ise başlatmak için gayret gösterdiğini yazarlar.
Timur'u, Batılılar, zalim ve yıkıcı olarak anar. Bizim onlara uymamız doğru olmaz. O, Çağatay hanlığının kargaşalıklarla sarsıldığı bir dönemde, yenilmez bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Bu kargaşalığa Yahudi tüccarlar ve Hıristiyan misyonerler sebep olmaktaydı. Bunlar Türkistan'a dolmuş, Avrupa kırallarına casusluk yapıyorlardı. Timur Han, bunların faaliyetlerine son verdi. Hindistan'dan Hıristiyan misyonerlerin kovulmasını, bu kıtada Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Bunun için Hıristiyanlar, ona düşman oldu. O, işgal ettiği yerlerde, Yunan ve Roma eserlerinin kalıntılarını, putlarını yıkmıştı.
İranlılar da Timur'un sevmezler, sebebi de şudur: Timur İran’ı fethedince, Şehname yazarı Firdevsî'nin mezarına gidip, "Kalk, kalk da, her satırında kötülediğin Türk'ü şimdi gör!" demiştir. Bilge Kağan'dan başka bir hükümdarın söylemediği, gurur kaynağı şu sözler de Timur’undur:
Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan'ız, Biz ki Türk oğlu Türk'üz; Biz ki milletlerin en evveli ve en büyüğü Türk'ün başbuğuyuz!...
Timur, 25 yaşında Çağatay valilerinden Kazgan Han'ın emrine girdi ve büyük bir birliğin kumandanı oldu. Han, onu kızı Olcay Türkân'la evlendirdi. Kazgan Han'ın düşmanları, onu pusuya düşürüp öldürdüler. Timur, onu öldürenlere savaş açarak, hepsini ortadan kaldırdı. Bunun üzerine Çağatay Hanı, Timur’u kendi hizmetine aldı ve Tümen Beyi yaptı.
- 56 -
Devrin âlimleri Timur'u, devletteki çöküntüyü durduracak lider olarak görmeye başlamışlardı. 1370 yılında Timur, Belh şehrinde, tam bağımsız bir duruma geldi. Cengiz soyundan olmadığı, ancak Cengiz hanedanının ağırlığından da yararlanmak istediği için, Çağatay sülalesinden Soyurgatmış Han'ı tahta çıkardı ve onu, hayatı boyunca yanında gezdirdi. Şeklen ona bağlı görünüyordu ama mutlak hâkim kendisiydi.
Belh'te toplanan Kurultay, Timur Han'a "Kutbeddin" ve “Sâhib Kırân" unvanlarını verdi. Timur başkenti, Belh'ten Semerkant'a nakletti. Sonra, dört yöne seferler düzenledi. Çok iyi taktikler uyguluyor, yıldırım savaşları yapıyor ve her seferi zaferle sonuçlandırıyordu. 1371-1377 yılları arasında, Harzem'e üç sefer, Moğolistan'a iki sefer düzenledi. 1378'de birinci Altın Ordu seferi ile ününü bütün dünyaya duyurdu. 1379'da Harzem'e dördüncü seferini yaptı. 1380'de Herat'a girdi; böylece Harzem ve Horasan, tamamen fethedildi. 1389'a kadar yaptığı seferlerle Turfan, Karaşar bölgelerini aldı ve Uyguristan'ı kendisine bağladı. Toktamış Han'ın nankörlüğü üzerine, 1390 ve 1391 yıllarında tekrar Altın Ordu seferine çıktı. Timur, Toktamış Han'ı desteklemiş onun düşmanlarını bertaraf etmişti. Toktamış Han, bu destek sayesinde güçlenince bu defa Timur'a başkaldırmıştı. O da Toktamış'ın ülkesini tahrip etmek zorunda kaldı. Bu ise, Rusya'nın doğup gelişmesine sebep olduğu için Timur Han suçlanmıştır.
Timur Han, 1401'e kadar ve Güney Anadolu’yu, 1398-99 seferleriyle Hindistan Delhi Sultanlığı'nı, 1402'de Suriye'yi fethetti. Aynı yıl Ankara Savaşı'nda, Osmanlı’yı da yenerek, itaat altına aldı.
Büyük cihangir, son seferini Çin'e yapacaktı. 1404 yılı kışında yola çıktı. Ömrünün sonuna yaklaştığını seziyor, en büyük cihadı geciktirmemek gerektiğine inanıyordu. Çin sınırındaki Otrar şehrine geldiği zaman durdu. Burada ordusuna büyük bir geçit töreni yaptırdı. Kuğu avı düzenledi. Sonra hastalandı, yatağa düştü. Hekimbaşı ona son günlerinde olduğunu apaçık bildirdi. Bunun üzerine Timur Han, vasiyetini hazırladı. Saray adamlarını, oğullarını, torunlarını yanına çağırarak, ölüm döşeğinde onlara şunları söyledi:
"Oğullarım, milletin refahını, huzurunu sağlamak için sizlere bıraktığım vasiyeti ve tüzükleri iyi okuyun ve tatbik edin. Halkın dertlerine derman bulmak vazifenizdir. Zayıfları koruyun; yoksulları, zenginlerin zulmüne bırakmayın. "Adalet ve iyilik etmek" düsturunuz, rehberiniz olsun. Benim gibi uzun saltanat sürmek isterseniz, kılıcınızı iyice düşünerek çekin, bir defa çektikten sonra da onu ustalıkla kullanın. Aranıza nifak tohumları ekilmemesi için çok dikkatli olun. Bazı yakınlarınız ve düşmanlarınız nifak tohumları saçmaya, bundan faydalanmaya çalışacaklardır. Fakat vasiyetimde size idare şeklinin ana ilkelerini gösterdim. Bunlara sadık kalırsanız taç başınızdan düşmez. Ölüm döşeğinde söylenen babanızın bu sözlerini unutmayın. Benden sonra hakan, Pir Muhammed Cihangir olacaktır. Ona, bana itaat eder gibi itaat edeceksiniz. Kumandanlarım, şimdi itaat yemini ediniz!" (Dinleyenler ağlayarak yemin ettiler.)
Timur Han, 18 Şubat 1405 günü vefat etti. Son sözü "Lâilâhe illallah" oldu. Cenazesi mumyalanıp Semerkant'a götürüldü. Sağlığında yaptırdığı türbeye gömüldü.
Timur’dan Sonra
Timur'un vefatı ile ülke, oğulları ve torunları arasında bölüşüldü. Dört yıllık karışıklıktan sonra Şahruh idareyi ele aldı. 1420’de de bütün Timurlu ülkesinin hâkimi oldu. Şahruh’un 1447’de vefatıyla taht mücadelesini oğlu Uluğ Bey kazandı. Uluğ Bey, hükümdarlığı yanında ilme ve fenne çok hizmet etti. Onu, 1449’da öldürdüler. Yine, karışıklılar çıktı. Mücadeleyi Ebû Said (1451-1469) kazandı ve ülkede huzur sağlandı. Ebû Said, Osmanlı padişahı Fatih’den sonra, devrin en güçlü hükümdarıydı.
Timurluların son uzun ömürlü hükümdarı Hüseyin Baykara’dır (1470-1505). Onun zamanında, Timurlu kültürü, en parlak devrini yaşadı. Özbeklerin Türkistan’a hâkim olması ile saltanatlarından olan Timuroğulları, Babür eliyle talihlerini Hindistan’da denemek istediler. Türk tarihinin ve aynı zamanda Türk edebiyatının da en büyüklerinden olan Babür, baba tarafından Timur’un 5. ana tarafından da Cengiz Han’ın 14. nesilden torunudur. Babür, ata yurdundan ümidini kesince Hindistan’a uzandı. 1526’da 13 500 kişilik ordusu ile Ludîlerin 130 000 kişilik ordusunu Pânîpat meydan muharebesinde yendi ve 1868’e kadar yaşayacak olan Babürlü Devleti’ni kurdu.
Timur ve oğlu Şahruh “Büyük Türk Hakanı” idiler. 1447’de “büyük hakanlık” Osmanlı’ya geçti.
Timurlu Devleti, teşkilât itibariyle Moğol-Türk-Fars karışımı idi. Maliyede İranlı kâtipler çoğunluktaydı. Timurlular, Sünnîliğin koruyucusu idiler. Devletin başında, Timur neslinden bir han bulunurdu. Timurlu şehzadeleri, yarı bağımsız eyaletlerde vazife yapardı. Eyaletlerdeki şehzadeler, çok büyük kuvvetlere sahiptiler. Bu durum, taht mücadelelerine de sebep oluyordu.
Timur Han’ın başarılarının dayanağı, son derece disiplinli ve düzenli bir orduya sahip olması ve filleri idi. Savaşlarda başarı gösterenlere topraklar verirdi. Bunlar Timurlu ordusuna asker hazırlıyordu.
- 57 -
Türkistan, Horasan ve İsfahan’da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûklar ve Bizanslılarla ticaret yaparlardı. Semerkand, Herat, önemli ticaret merkezlerindendi. Urtak adında ticarî teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli şehirdi; hükümdarlar buralarda otururdu.
Timurlular; kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin güzelliğine, Batılılar da hayran olup, buna Timurlu rönesansı demişlerdir. Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Molla Cami gibi âlim ve tasavvuf ehli, Timurlular devrinde yetişti, Timurlu hanlar tarafından korundular. Bunlar, eserleri hâlâ okunan âlimlerdir.
Uluğ Bey, hükümdar ve astronomi âlimiydi. Semerkand’da kurduğu gözlemevinin araştırmaları ve orada yetişen âlimler pek meşhurdu.
Doğu Türkçesi olan Çağatayca'da meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Timurlulardan çok itibar görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî, Muhâkemet-ül-Lügâteyn (İki Dilin Karşılaştırılması) adlı kitabı ile Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu ispat etti. Büyük âlim Molla Câmî’nin Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar’ın Mantık-üt-Tayr eserlerini Türkçeye çevirdi. Ali Şîr Nevâî’nin daha pek çok eseri vardır.
Timurlu tarihçilerinden Hâfız-ı Ebrû ve Abdürrezzak Semerkandî’nin eserleri devrin kaynaklarındandır.
Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Timurlular devrinde yetişen sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine yeni bir çehre getirdi.
Timurlular, mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler.
Timurlu hanları, aldıklarıi beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre getirtip, eser vermelerini temin ederlerdi. Timurlu sarayları, cami, medrese, türbe ve dergâhları muhteşem olup, yeni üslupla çok zengin olarak yapılmıştır. Semerkand’da Bibi Hanım Camii, Gûr-i Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike, Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri, Meşhed’de Gevher Şad Camii, Mescid-i Şah, Anov’da Babür Camii, Herat’ta Medrese, Yesi’de Ahmed Yesevî Türbesi, Timurluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir.
B) ANAYURT DIŞINDAKİ TÜRK TARİHİ
ÇİN
1. ÇU HANEDANI
Çin tarihi MÖ 1450 yılında Şang Hanedanı ile başlar. MÖ 1050’lerde idareyi Türk asıllı Çu Hanedanı alır ve MÖ 247 senesine kadar sekiz asır Çin'i idare eder. Asıl Çin medeniyetinin temeli bu hanedan zamanında atılmıştır; bu sebeple de, içerisinde bol miktarda Türk kültür unsuru vardır. Meselâ, meşhur Konfiçyüs'ün (öl: MÖ 480) fikirleri üzerinde Türk kültürünün tesiri büyük olmuştur. Çin’in kullandığı 12 hayvanlı takvim bile Türklerden alınmıştır.
2. Çİ HANEDANI
479-502 yılları arasında güney, 550-577 yılları arasında kuzey imparatorluğu olmak üzere, toplam yarım asır, yine bir Türk hanedanı olan Çiler, Çin'de idareyi ellerinde tutmuştur. Tahtı kaybedince de ülkenin çeşitli yerlerinde hanlıklar kurmuşlardır.
3. TABGAÇLAR (Tobalar)
Büyük Türk Hakanlığı tahtında 178 yıl oturmuş bulunan Tabgaçların, 386-534 arasında kuzey, 534-556 yılları arasında da batı kesiminde olmak üzere, 170 sene Çin'de saltanatları vardır.
4. ÇÖLLER (ŞATOLAR)
923-950 arasında 27 yıl Çin tahtında oturan dördüncü Türk hanedanıdır. Bunlar Göktürklerin bir koludur. Büyük cihangir Cengiz Han'ın mensup olduğu Kıyat Boyu, Şato hanedanından inmiştir.
5. HSİ-HSİALAR
1038-1227 arasında 189 yıl Çin tahtında oturan Hsi-Hsialar da, bir Türk sülâlesidir. Bunlar daha sonra Tibetlileşmişlerdir.
- 58 -
6. CENGİZOĞULLARI
Cengiz Han 1214'de Çin'i fethetti. Sonra tahtına oğulları ve torunları oturdu. Cengizlilerin Çin kolunun en büyük hükümdarı Kubilay Kağan (1259-1294)'dır. Bu sülâle 1368 yılına kadar Çin'i idare etti. İhtişamları, şöhretleri, güçleri dünyanın gözünü kamaştırıyordu. Buna rağmen Çin Türkleşmedi, onlar Çinlileştiler.
44 milyon km. karelik toprağıyla bütün zamanların en büyük ve en muhteşem imparatorluğunun, gövdesi Çinlileşirken, diğer üç parçası, Orta Doğu’da İlhanlı, Türkistan’da Çağatay, Doğu Avrupa’da Altın Ordu Müslümanlığı kabul etti ve Moğol unsurlardan arınarak, tamamen Türkleşti.
HİNDİSTAN
(3 - 176 yılları arasında Hindistan’a hâkim olan Kuşanların Türk olduğu görüşü vardır.)
1. AKHUNLAR
Batı kaynaklarında Heftalit, Hint kaynaklarında Turuşka olarak geçen bu kavim, Orta Asya hâkimiyeti Tabgaçların eline geçince güneye inen Hunlardır. Kurdukları devlet, 496 - 567 yılları arasında Ganj Vadisi, Pencap, Harzem, Horasan, Afganistan, Aşağı Türkistan ve Doğu Türkistan'a hâkim olmuştur.
Akhunlar Budist idiler, Budizm'in kuvvet kazanmasına büyük katkıları olmuştur.
2. GAZNELİLER
Milletimizin kurduğu en mühim devletlerden biri Gazneli devletidir. Akhunlardan Hindistan'da bir eser kalmadı, ancak Hindu dinini kuvvetlendirdiler. Fakat Gazneliler öyle değildir. Onlar Hindistan’da dokuz yüz sene sürecek olan İslamî Türk hâkimiyetinin temelini attılar.
Gazneliler Devleti, 962-1187 yılları arasında 225 yıl, Aral Gölü-Tibet-Umman Denizi üçgeninde hüküm sürmüştür. Hindistan bunun içindedir. Başkentleri Gazne, en meşhur hükümdarı, bütün Türk ve dünya
tarihinin de en büyüklerinden, Gazneli Mahmut'tur. 998-1030 yılları arasında 32 yıl pek şanlı saltanatı vardır.
Sultan Mahmut zamanında yaşamış olan Firdevsî, meşhur Şehnâme'sini onun için yazmış, ancak İranlıları Türklerden üstün gösterme gayreti Sultan'ın hoşuna gitmediği için eserle alâkadar olmamıştır.
- 59 -
3. GAZNELİLERDEN TİMUROĞULLARINA KADAR
Gaznelilerden sonra Hindistan’a sırayla şu Müslüman Türk hanedanları hükmetmiştir:
GURLULAR (1187-1206): Hanedanın en büyük şahsiyeti Muizzeddin Muhammed’dir.
MEMLÛKLER (1206-1290): Birbirleri ile bağlantılı üç hanedandır. Mısır Memlûkleri ile karıştırılmaması için bunlara Hindistan Memlûkleri denir. En büyük şahsiyetleri Aybeg (1206-1210), İltutmuş (1210-1236) ve Balaban (1266-1286)'dır.
KALAÇLAR (1290-1320): En büyük şahsiyeti, bütün Türk tarihinin de büyüklerinden olan, Alâeddin Muhammed Şah (1296-1316)'dır. Keşmir dışında, Hindistan’ın tamamını almıştı.
TUĞLUKLAR (1320-1414): Kalaçlardan devraldıkları toprakların tamamını koruyamamış olsalar da, bir asra yakın Hindistan’ı idare etmişlerdir.
SEYYİDLER (1414-1451) Hanedan, Hızır Şah isimli bir bey tarafından kurulmuştur. Kendisi Tuğlukların güney Pencap valisi idi.
LUDÎLER (1451-1526): Aslen Türk olmalarına rağmen sonradan Afganlaşmışlardır. Ludî Hanedanı, Babür Şah tarafından yıkılmıştır. (Ludîler ile Surîler arasında 14 yıl Timuroğulları hâkimiyeti vardır.)
SURİLER (1540-1555): Babür Şah’dan sonra tahta çıkan Hümayun Şah idüşmanlarının birleşmesi sonucu yerini Surilere kaptırmış, ancak 15 yıl sonra Hindistan tahtını geri almıştır.
Görüldüğü gibi Gaznelilerden Timuroğullarına kadar Hindistan’ı 353 yıl yedi Türk hanedanı idare etmiştir. Bu hanedanların ömürlerinin, burada belirtilen tarihlerle sınırlı değildir. Yukarıdaki tarihler, onların imparatorluk tahtına sahip oldukları süreyi göstermektedir. Tahtta olamadıkları sırada merkeze bağlı küçük birer devlet olarak yaşamışlardır.
4. TİMUROĞULLARI (BABÜROĞULLARI)
Özbeklerin Türkistan’a hâkim olması ile saltanatlarından olan Timuroğulları, son hükümdarı, gözü kara ve azimli, Babür Mirza eliyle talihlerini Hindistan’da denediler.
Türk tarihinin ve Türk edebiyatının en büyüklerinden olan Babür Mirza, 1483 yılında Fergana’da doğdu. Baba tarafından Timur’un, ana tarafından Cengiz’in torunudur. 11 yaşında Fergana hükümdarı oldu. Üç defa Semerkant’ı ele geçirdiyse de tutunamadı. 1504’de Afganistan’a geçti; burasını fethetti ve Kâbil başkent olmak üzere devletini kurdu.
Babür’ü, Şah İsmail destekliyordu. Ona dayanarak 1511’de yeniden Türkistan’a girdiyse de Özbekler tarafından yine geri atıldı.
1514’de Şah İsmail’in Yavuz’a yenilmesi ile desteksiz kalan Babür Mirza, ata yurdundan tamamen ümidini kesti ve Hindistan’a uzandı. 1526’da 13 500 kişilik ordusu ile Ludîlerin 130 000 kişilik ordusunu Pânîpat savaşında yendi.
Ertesi yıl Babür Şah’ın karşısına fillerle donatılmış 100 000 kişilik Hindu ordusu çıktı. Onları da Kânvâ savaşında yok etti. Bu suretle Hindistan’a tamamen sahip oldu ve dünyanın en uzun ömürlü hanedanlarından birinin temelini attı. Kurucusundan dolayı bu hanedana, Babüroğulları da denmektedir.
Babür Şah, 1530 yılında 48 yaşında iken Agra’da öldü. Vasiyeti üzerine Kâbil’e getirilip adına yapılan türbeye defnedildi.
Timuroğullarının Hindistan hâkimiyeti, aradaki 15 yıllık Lûdi saltanatı hariç, 1858 yılına kadar 318 yıl devam etmiştir. Dünya harikası Taç-Mahal onların eseridir.
Hindistan’da 15 sülâle daha, çeşitli yerlerde bunlara bağlı olarak devletler kurmuştur.
- 60 -
BABÜR İMPARATORLUĞU HARİTASI
İRAN
1. GAZNELİ HÂKİMİYETİ (1000-1040)
962 yılında Alp Tekin tarafından temelleri atılan Gazne Devleti, Sultan Mahmut’un başa geçmesi ile sınırlarını genişletip Hindistan ve İran’ı da içine alan büyük bir imparatorluk oldu. Bu devlet, 1187’de yıkılmıştır. (Hindistan bölümünde bilgi verilmişti.)
2. SELÇUKLU HÂKİMİYETİ (1040-1157)
Dandanekan savaşında Selçuklulara yenilen Gazneliler, İran’ı onlara bıraktı. (Selçuklular, Türkiye tarihi içerisinde ele alınacaktır.)
HARZEMŞAHLAR DEVLETİ HARİTASI
- 61 -
3. HARZEMŞAH HÂKİMİYETİ (1157-1231)
Sultan Sançar’ın ölümü ile Selçuklular parçalandı. Kısa bir çekişmeden sonra, Aşağı Türkistan’da Selçuklulara bağlı valiler olarak yaşamakta olan Harzemşahlar, İran’a hâkim oldular. En mühim şahsiyeti, Sultan Alâeddin Tekeş (1172-1200)’dir.
4. CENGİZOĞULLARI HÂKİMİYETİ (1231-1344)
Batı Türkistan ve İran’ı ellerinde bulunduran Harzemşahlar, Cengizoğullarına yenilince topraklarına Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han, 1256’dan sonra da, torunu Hülagu Han tarafından kurulan İlhanlılar sahip oldu. (Cengizoğulları hakkında Çin bölümünde, aynı hanedanın iki kolu, İlhanlılar ve Çağataylılar hakkında da Büyük Türk Hakanlığı – Batı Türk İli Tarihi bölümünde kısa bilgi verilmişti.)
5. CELAYİRLİ HÂKİMİYETİ (1344-1380)
İlhanlılardan sonra İran, Türkleşmiş bir Moğol hanedanı olan Celayirlilerin eline geçti. En büyük hükümdarı Ahmet Celayir’dir.
6. TİMURLU HÂKİMİYETİ (1380-1437)
1370’de Çağatay tahtını ele geçiren Timur, kısa zamanda büyük bir imparatorluk kurdu. İran da bu imparatorluğun sınırları içerisinde kaldı. (Timur, Batı Türk İli içerisinde ele alınmıştı..)
7. KARAKOYUNLU HÂKİMİYETİ (1437-1467)
Timur imparatorluğunun zayıflaması üzerine İran hâkimiyeti, Karakoyunlu Türkmenlerine geçti; en büyük hükümdarı, Türk tarihinin de en büyüklerinden olan, Cihan Şah’dır.
8. AKKOYUNLU HÂKİMİYETİ (1467-1502)
Cihan Şah’ın öldürülmesi ile İran hâkimiyeti, Akkoyunlu Türkmenlerine geçmiştir. En mühim şahsiyeti, Fatih ile Otlukbeli savaşını yapan Uzun Hasan Bey’dir.
9. SAFEVÎ HÂKİMİYETİ (1502-1736)
İran tacını en fazla elinde bulunduran Türk hanedanı, Safeviler olmuştur. Kurucusu ve en meşhur hükümdarı, Yavuz ile çekişen Şah İsmail’dir. Şah Tahmasb (1524-1576) ve Şah Abbas’da (1587-1628) hanedanın dünya çapında şahsiyetleridir.
- 62 -
10. AVŞAR HÂKİMİYETİ (1736-1749)
Safevilerden sonra İran hâkimiyeti Nadir Şah vasıtasıyla Avşarların eline geçti. Yılmaz Öztuna’ya göre Nadir Şah, milletimizin yetiştirdiği son cihangirdir.
11. KAÇAR HÂKİMİYETİ (1779-1925)
İran tahtında oturan son Türk hanedanı Kaçarlardır. 1925’de bir ihtilâlle yerlerini Acemlere kaptırmışlardır. Kaçar hanedanının kalan üyeleri Amerika’da

Afyonkarahisar

İlk yerleşim izine, II. Murşil'in Arzava seferinde kullanıldığından bahsedilen ve Hapanova (Yüksek Tepe) olarak adlandırılan Kale'de rastlamaktayız. Günümüze kadar ulaşan Hitit sur parçalarından da burasının Hititlerce ilk defa kullanıldığını öğrenmiş oluyoruz.
devamını oku >

Şimdi Reklamlar

HTML/CSS Döken: Türkoğlu-Türk - Türkoğlu-Türk -//- Çizim: 6Noran - 6noran.com // 2012 - 2013
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=